kitap yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hocaya inanmıyorsan, Terziye inan! Terzi Strapinski ile Hoca Nasrettin'in başına gelenler:
















Borga Kantürk, Haziran 2010

(Dogan Doğan'ın Personas başlıklı sergisi üzerine yazılmış metin.)


1.
Biz giysileri insanlar yapar sanıyorduk. Fakat iki kişi sayesinde öğrendik ki: Asıl insanları giysiler yaparmış.

“Kleider machen Leute” 1. İnsanı yapan kıyafetleridir şeklinde Türkçe`ye çevrilebilecek, Almanca bir deyiştir. İnsanları gösteren giydikleri kıyafetlerdir anlamına gelir.

İsviçreli şair, yazar Gottfried Keller'in bir hikayesinin ismi olan bu ironik söz, Doğan Doğan tarafından Dirimart Sanat Galerisi’nde gerçekleşen sergisinin temeline yerleşiyor.
Sergiye isim olarak “Personas”2 adı seçilmişse de, buradaki kimlik vurgusu, sözü geçen öyküyü referans alarak yapılmış. Sergi, sanatçının oniki adet tuval üzerine çalışmasından oluşuyor. Aslen onbeş parçadan oluşan bu serinin odağı insanlar ve giysileri üzerine.

Çocuklar ve gençler, toplamda onbeş kişi ve bu kişiler tarafından geçmişte kullanılmış giysiler. Biraraya getirilmiş her bir kıyafet grubu o kişinin personasına dair bir öngörüyü sunarken, kimliğin en can alıcı ipuçlarını bize bir sığınak-gardrobu olarak sunuyor. Bu bakımdan, bütününden çok gardroplar serisinin teker teker içlerine giriyormuşcasına gezdiğimiz bir sergi bu.

Sanatçı, giysileri geri-dönüştürecek şekilde yüzeylere yapıştırarak, geçmişe, (kıyafetlerin sahibinin çevresine yönelik) belleğe dair, bir dizi referanstan hareketle tek bütüne ulaşmaya çalışıyor. Bu çabanın sonlandığı noktada ortaya çıkan üretimleri değerlendirirken, resim türünün yanısıra
“anıt”a da referans verebiliriz. Çok renkli bir bütün ortaya çıkarken, kumaşların ucuca eklenmesi ve birbirlerine tekrar iliştirilmesi bizi bir örtü (sosyo kültürel anlamda örtme ve kaplama fiillerini bir düşünelim) fikri ile başbaşa bırakıyor.

Yabancısı olmadığımız bir geleneğe yöneliyoruz, patchwork.3

Patchwork'ün genel mantığı; üretim sürecinde hiçbir parçanın atılmadan, boşa harcanmadan yeni bir bütüne dönüşmesidir. Bu, hem günümüz dünyası için çevresel değerler adına geri-dönüşümü simgeliyor hem de karşımıza yeni çöpler çıkarmıyor. Sanatçının bu önermesi gayet çevreci bir politakayı ve yerel kültürel üretim biçimlerindeki emeği barındırmakta.

Doğan Doğan, 68'ler Almanya'sının doğacı ve çevre bilinçli hareketi ve bu dinamikten beslenen sanat ve aktivizm köklerinden gelen sanatçı bilinciyle yetişen biri olmanın etkisiyle, geri dönüşüm, tutumlu olma gibi değerleri, yerel kültürün biriktirme ve gelenekten gelen kumaşı, ipi el-işini tekrar kullanma fikrini burada birbiriyle buluşturuyor. Doğan'ın işlerinin temelinde yatan da bu ortaklığı pekiştirmek ve buradaki git-gelli zeminden beslenmek.

Sanatçının buradaki ana önermesi: Yeni bir üretim yapılırken, tüketmemek.

Bu işe referans olabileceğini söyleyebileceğimiz diğer bir çalışma serisi, annesinin evinde gençlik yıllarından beri sürdürdüğü dikiş dikme serüveninden arta kalmış kumaş parçalarını yıllar sonra fark edip, bunlardan yeni birer bütün oluşturmak istemesi ile ortaya çıkıyordu. Bu çalışmalar, öncüsü olduğu “personas” serisindeki gibi; bireyin belleğinden, çevresindeki insanlarla paylaştığı ortak maziden kalma işlevini yitirip soyutlanmış, belirsiz parçaların çöplere dönüşüp unutulması yerine, yeni bir zaman aralığında hem bir çeşit vicdan (kıyamama dürtüsü) hem de nostaljik referansları barındıran bir bütün- tek nesne üretimi olarak nitelendirilebilir.

Patchwork, tarihsel olarak eskiden doğuda varlık gösteren, özellkle göçebe hayat süren ve varlıklı olmayan grupların eski yıpranmış kumaş ürünlerini yeniden değerlendirmek adına atık parçaları birbirine iliştirerek ve üstüste ekleyerek dönüşüme uğrattığı, kullanılabilir hale getirdiği bir dikiş türü. Oldukça renkli ve farklı imgeleri birarada toplayan mozaikli yapısı, bütün yaşanmış parça parça belleği tek bir yüzeye, bir örtüye, vücuda döndürmesi doğu kültürü ile de açıkçası bağdaşıyor.
Özellikle Almanya'dan ülkemize giren Burda gibi dikiş dergilerinde ve el işi mecmualarında gördüğümüz batılı bir gelenek olarak 70-80ler avrupasında da oldukça yaygın kullanılan bir dikiş tekniği patchwork. Batılı dünyasına geçişi Haçlı seferleri ile gerçekleşmiş. Açıkçası bu kültürel anonim kod ve üretim türü Doğan'ın sanat üretiminin temelinde yatan sorgulamaya da işaret ediyor.

Doğu'lu kimliğini cebinden ve zihninden çıkaramayarak seyahat eden, batıda yaşayan, batılılaşmış figür olma durumu. Bu durumda girişte referans verdiğimiz “Kleider Machen Leute” hikayesindeki Strapinski ile Nasrettin Hoca'nın4 ( “Ye kürküm ye” adıyla anılan hikayesinde ) maruz kaldıkları benzer iki olayın, sonuç olarak da çok benzer bir finale ulaşması ilgi çekici. Burada yaşadığımız ufak çaplı şok, bazen birbirinden oldukça uzak tuttuğumuz, ayrıksılaştırdığımız doğulu ve batılı anlatılarda sözü edilen kimi refleks ve tavırların, yöntem ve kültürel enformasyonlardaki nüanslara ait farklardan ibaret olduduğunu gözler önüne seriyor. Hele hele günümüz kültür turizmin ve hayat akışının milli kültürler ve örfler sınırlarını şiddetlice alaşağı ettiği bir dünyada bu git gel önemli bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Sonuç olarak Patchwork, Doğan'ın bu resim serisinin temel biçimsel referans noktası. Ancak bu ne Alman köklerindeki gibi genellikle noel dönemi için yapılmış süslemelere öykünen el-işi referanslı bir yapıda ne de oryantalist bir bakış açısıyla son derece etnografikleştrilmiş doğulu bir üretim şekli olarak güncel sanatın sınır çizgilerini taciz ediyor. Temelde her iki tarafın da okuyacağı, yakın hissedeceği bir üretim dili, referans noktası var ancak burada anlatı tamamen ulusalcı veya kıtasal bir kültürel belleği değil, aksine kişileri (gençleri ve özellikle çocukları) merkezine alan onbeş farklı hikaye olarak izleyiciye sunuluyor.

Doğan, burada yerelliği tekrar gündeme getirirken, fabrika yerine elle üretimi, eskiyi yeniden dönüştürmeyi ve kültürel belleği bir miras olarak önemsemeyi ortaya koyuyor. Günümüzde, bu, hazır sektöre dönüşmüş olsa da, ( kurslara ve basit şekil örnekleri olarak evde her yerde üretebilmenizi sağlayacak “kolayca sen de yap” dergilerine hapsedilmiş geleneksel el üretimleri...ahşap oyma, patchwork, nakış türü çalışmalar) sanatçı burada bu boğuşmada bir taraf olduğunu bizlere gösteriyor.

2.
Çocuk, Kapı ve Dolap...

Giysilerin birarada bulunduğu bir biriktirme alanı olarak gardrop, çocuk veya genç pek çok kişinin dış dünyayla iletişim esnasında kendine gösterdiği değer ve yansıttığı ruhsal atmosferi açısından yapacağı seçim adına geride bırakılmış bir hazine sandığı gibidir. O günün tılsımını, büyüsünü oluşturacak bir sihirler bütünü, düzenli bir şekilde ortaya çıkacağı günü bekleyen kıymetliler. Doğan'ın ortaya çıkardığı resimler bir bakıma zamanında oldukça önem teşkil etmiş bir hazinenin, gardrobun kilidini aralıyor. Kapakları açılmış ve tek katmanda dondurulmuş bir anıta dönüşmüş halleri gibi. Bu nedenle her bir iş, adı geçen on beş kişinin, özellikle çocukların, giysi dolapları söz konusu olduğunda, onlarla oynayacağımız bir saklambaç oyununu gündeme getiriyor. Buradaki jestimiz, dolaba özenle saklanan çocuğun suretini, ruhunu o yığın arasından bulup sobeleyebilmek üzerine kurulu. Çocuk, giysileri arasında kendisini gizliyor ve giysiler onun örtüsü oluyor. O'nun gardrop ile olan ilişkisi bu açıdan önemli. Ailenin baskısı veya cocuğu kod olarak biçimleyiş şekli O'na öngördüğü üniforma olarak ortaya çıkan giysiler burada kilitli tutuluyor.

Ergenlik sürecine geçtikçe çocuğun kendi beğenisini belirleyen diğer etkenler ise çevresel yarış ve yakın hissedilen, hayranlık beslenen karakterleri sahiplenmedeki ortaklık. (Sergideki üç resimde yer bulan üç farklı oğlan çocuğunun hepsinde “süngerbob” karakterinin olduğu tişört parçaları yer almakta, bu da bu popüler kültür imgesinin dolaşımını ve temsil edilen kimlik üzerindeki etkisini gözler önüne sunuyor.) İlerleyen yaşlarda ise bunun yerini başka tür ortaklıklar alıyor. Ergenleşmiş bir kız çocuğu için, arkadaşınınkinin tıpkısı olmak zorunda olan feminen çiçek motifleri veya kesin alınması gereken seksi bir abiye çok önem kazanıyor. Çünkü kız çocuğu büyüyor ve genç kızlığa adım atışından, yaşlılığına kadar geçen bu süreçte, kimliğini dışa yansıtma serüveni giderek daha cazip hale geliyor.

Doğan, sergideki tuvalleri oluştururken çoğunlukla on yaş altı çocukların ailelerinden toplanmış bir dizi kıyafeti kullanmış. Çocukların kaçınılmaz bir hızda büyümeleri ve giysilerin çabucak kısalıp küçülüyor olması, onları, kıyafetlerini bizlerden daha çabuk terk etmek zorunda kılmakta. Bu sebeple çocuklara yönelik kullanılmış giysiler arşivi edinmek, genç insanlara veya yaşlılara göre daha mümkün gözüküyor. Sanatçının meşakkatli ve heyecanlı veri toplama sürecinde yaşadığı dialoglar bunun önemli bir göstergesi.


3.
Üniformam kimliğimdir!

Bir giysi ile anlam kazanan hatıralar, anılar olduğunu varsayarsak, o özel kıyafetlerin tercih edildikleri tarihlerin altını çizmemiz gerek. Özel günler için tercih edilenler dışında, gündelik olanlar veya bazı grup, sınıf ve mesleki alanlara ait kıyafetlerin hepsi, kişinin yaşamına, kimliğine dair bir zaman çizelgesini ortaya çıkaracaktır.

Rock House kafeleri anımsayalım, David Bowie'nin Ziggy Stardust dönemi giydiği fantastik giysinin bize verdiği kültürel ve tarihsel enformasyonu ya da Elvis Presley'in kilo aldığı dönemlerden kalma beyaz kültleşmiş takımını birer anıt olarak, heykelsi bir duruşta mekanın can alıcı noktalarında görürüz. İçlerinde ne Elvis ne David Bowie olan bu giysiler, hayalet, çalınmış ruhlar gibi orada asılı dururlar. O haliyle dönemi, sosyo-politik duruşu ve bir ruhu temsilen duvarda yer alırlar. Buradan, emekli NBA oyuncularının spor salonunun tavanına bayrakmışcasına asılan formalarına, Etnografya müzelerindeki yerel değer olarak kıyafetlere, Zeki Müren'in, Türkan Şoray'ın müzelik giysilerine kadar ilerleyebiliriz. Tüm bu örnekler eşliğinde giysinin yarattığı personayı buradan daha net anlayabiliriz.

Doğan, belki de bu bağlamdan hareketle yola çıkıyor. Ancak giysilerini toparladığı kişilerin tanınırlıklarının olmaması, aidiyet açısından da belirginleşmeyen bir yapıda sunulmaları, hatta yanyana geldiklerinde dönemin anonimleşen ortak ruhuna işaret etmeleri nedeniyle farklı bir yöne doğru yol alıyor. Sekiz yaşındaki orta sınıf bir ailenin her hangi bir çocuğunun belirli bir zaman aralığında giyebilecegi giysileri, bilhassa dikiş yerlerinden parçalara ayırarak, dikilip birleştirilmeden önceki, terzinin elinden çıkmadan önceki hallerine geri gönderiyor. Tek bir fark, o giysilerin varlığı ve hikayelerin yaşanmış oluşu. Bir çeşit hafıza kaybına uğratıyor. Bellek yaşanmışı hatırlamıyor ancak o yaşanmışlık, yüzeyde belli belirsiz çok katmanlı şekilde yer alıyor. Sonrasında ise bunları birbirlerine tek bir satıh üzerinde dikip yapıştırarak, bellek ve zaman katmanlarını tek bir yüzeye, örtüye dönüştürüyor, çakıştırıyor. Tıpkı Photoshop programında çok katmanlı çalıştığımız kopuk kopuk parçaların bir anda bir hamlede tek katmanda toplanması, sıkıştırılması gibi bir kolajlama söz konusu. Doğan, kişinin personasına ilişkin geçmişin tüm kodlarını önce söküyor, sonra dikiyor ve bir harita çıkarıyor. Bu haritayı okumak ise izleyicinin geliştireceği yöntem ve kuracağı empatiden geçiyor.


4.
Market vs. Pazar
ve üzerine sorular

Işıltılı nötr bir beyaz galerinin içerisinde, alacalı bulacalı, rengarenk çocuk elbiselerini barındıran bu resimlere nasıl bakmalıyız?

Güncel sanat dünyasında yıllardır insan kıyafetlerini metafor ya da medyum olarak çalışmalarında kullanan önemli isimler oldukça fazla. Aklıma hemen gelen bazı çalışmalar mevcut. Örneğin Michalengelo Pistoletto'nun meşhur enstlasyonu “Venüs on Rags”5 , Sarkis'in “A milestone” sergisindeki enstalasyonları6, Vahap Avşar'ın “22 white men's shirts buttoned”7 adlı işi. Doğan da bu yöne odaklanıyor. Doğan'ın sözü geçen üretimlerinde giysileri kasnağa gererek geri dönüşüme uğratıp sanat pazarı içerisindeki tabiriyle “tuval resmi”ne dönüştürmesi dolandığı suları biraz tedirgin bir hale getiriyor. Özellikle galerinin yer aldığı Nişantaşı bölgesindeki elit ve şık mağazaların, giysileri vitrinlerinde birer başyapıtmışcasına ihşa edişi göze çarpıyor. Bu muhitin biraz uzağındaki İstiklal Caddesi’ndeki Terkos adı verilen pasajdaki işporta ve ihraç fazlası giysilerin üstüste altalta keşfedilmemiş birer hazine olarak bir yığına işaret etmeleri de ikinci bir giysilerle karşılaşma vakası. Moda tutkunları, trendsetter'lar bu iki bölgeyi de birer hacıymışcasına tavafa gidiyorlar. Bu ikisi arasında Doğan'ın resimleri başka bir anlam ve konum kazanabilirmi o da bir soru. Ortada iki pazar söz konusu. Renkli dünya da giriyor devreye. Bu dünya ile sanat pazarının o elit, sessiz mükemmeliyetçi nötr yapısı ve de kullanılmış giysilerin veya üretim fazlası olduğundan vitrinlerine ulaşamamış öteki giysilerin bir karmaşa, yığın içerisinde yer aldıkları ikinci pazar.
Diğer bir soru Doğan Doğan'ın burada sergilediklerinde performatif ve eleştirel bir jest var mı?
Motifin ve yüzey resminin galerideki rolüne ikircikli bir ironik bir yaklaşımmı söz konusu?
Doğan, hep bu motifleri üretip, sonsuza dek onun kadrajları etrafında dönecek, o dilin alfabesi üzerine odaklanacak bir sanatçı profili çizmiyor. Motif ve motif-boya resmine bakışında da bu bakımdan tezat bir çizgi söz konusu varmış gibi.

Özellikle Soyut Resim, tür ve jest olarak anlatım parçalarını kesintiye uğratır. Anlatıyı, akan görüntüyü zamansız, uzamsız hale getirir. Peki Doğan'ın bilhassa yaşanmış hikayelere dair hazır ve reel materyalleri, (imitasyonlar değil) giysileri kullanarak yaptığı bu şeyler ile karşılaştığımızda bu çıkarıma ne cevap vereceğiz?

Bir sergiyi dolaşırken beraberimizde taşıdığımız sorular iyi gelir. Hem bizi hem sergiyi bu sıcak yaz günlerinde dinamik tutarlar...

21 Haziran 2010, Pazartesi
1- “İnsanı giysileri yapar”; Alman edebiyatı üzerinde önemli etkileri olan İsviçreli şair - yazar Gottfried Keller'in 1874 yılında yazdığı bir hikayedir. Bu çalışma yazarın “Seldwyla İnsanları” isimli kitabında yer alır. Alman edebiyatının en bilindik hikayelerinden biridir. Hikaye terzi olduğu için iyi kıyafetler giyebilen fakat aslında fakir biri olan Wenzel Strapinski'ye odaklanır.
Kısaca anlatırsak:
Yaşadığı kasaba Seldwyla'dan ayrılmak zorunda kalan terzi Strapinski, üzerine bulduğu en şık zarif giysilerini giyerek, işini yapacağı yeni bir yer bulmak adına Goldach'a doğru soğuk, karlı bir kasım günü yola çıkar. Oraya vardığında, O'nu şık giysiler içinde görenler bir soylu zannederler, ilgi gösterirler. Sonrasında Strapinski bu ilgiden bunalır. Utangaçlığından ve geçmişi hakkındaki şüpheler yüzünden, buradan kaçmaya yeltenir. Tam bu esnada şehrin ileri gelenlerinden birinin kızıyla karşılaşır. Birbirlerine aşık olurlar ve terzi oyununu sürdürmek zorunda kalır. Evlenmeye bile karar verirler. Fakat O'nu küçümseyen bir rakibi ise terzinin maskesinin düşmesini sağlar. Nişan töreninde bu bir skandal haline gelir. Strapinski kaçar fakat nişanlısı onu bulur ve donarak ölmekten kurtarır. Strapinski aşkının gerçek olduğunu kanıtlar ve sonrasında evlenirler. Terzi sonrasında atölyesnde çalışmaya devam ederek varlık,prestij ve güven kazanır.

Ayrıntılı bilgi için kaynaklar: http://de.wikipedia.org/wiki/Kleider_machen_Leute , http://referateguru.heim.at/Kleider.htm


2- Persona'nın ingilizce'den dilimize çevrilmiş sözcük tanımı şöyledir: “kişiliğin dış dünya ile olan bölümü. “
Buna ek olarak persona latince köklerden gelen bir sözcüktür ve türkçe karşılığı “maske”dir.. Sanatçı Doğan Doğan tarafından sergideki işlere atfen, sözcüğün bu anlamına da vurgu yapıldığını çıkartabiliriz. Giysilerin bütüncül bir sargıya dönüştürülmesi, mumya fikrine işaret eder. Ancak bunun yanı sıra kıyafetler, içlerinde barındırdıkları bazı görsel referanslarla (sponge bob, batman, beysbol yıldızları gibi simalar) da çocuğun kendi suretinin yerine o sembollerin temsil ettiği sosyolojik gücün yerine geçme, o klana ait olma adına, öykünmeye yönelik birer kimlik maskelemesi yerine geçerler.

3- Patchwork türkçe sözlükte verilen anlamları itibariyle: “yama işi, parçalı örtü, kumaş artıklarından dikilmiş yorgan ve derme çatma şey”e karşılık geliyor.

4- Nasrettin Hoca'nın “Ye kürküm Ye” ismiyle bilinen hikayesi kısaca şöyledir:
Hoca davet edildiği düğün ziyafetine gündelik elbiseleri ile gidince kimse kendine aldırış etmemiş.
Ne buyur diyen var, ne otur diyen. Canı sıkılmış Hoca'nın. Bir koşu evine dönüp bayramlık kürkünü
geçirmiş sırtına. Düğün yerine gelmiş. Onu Kürküyle görünce büyük bir saygı göstermişler. Baş köşeye oturtmuşlar. Önüne tabak tabak yemekler sıralamışlar. Hoca kürkünün ucundan tutup çorba tasına daldırmış birden.
- Ye kürküm ye... diye bağırmaya başlamış. Şaşırıp sormuşlar:
- Ne yapıyorsun hoca efendi, kürk yemek yer mi hiç?
Hoca cevabını vermiş sorunun:
- Madem ki bütün saygı ve ikram kürküme yapılmıştır. Öyleyse yemeği de o yesin!
5- Michalengelo Pistoletto'nun kullanılmış atık giysileri kullanarak gerçekleştirdiği 1967 tarihine ait Venüs on Rags adlı enstalasyon, Arte Povera'nın en akılda kalıcı örneklerinden birisidir.
Ayrıntılı bilgi için: http://www.pistoletto.it/eng/crono09.htm#

6- Sarkis, 2005 yılında Akbank Sanat Galerisindeki açılan sergisi “A milestone”(Bir kilometre taşı) adlı bu sergisinde: 'Potemkin Zırhlısı'ndan Nuri Bilge Ceylan'ın 'Kasaba'sına kadar, bazı filmlerden alınmış siyah-beyaz çocuk fotoğraflarını alıntılayıp, duvara asmış ve beraberlerinde de her fotoğraf için birer renkli çocuk giysisi yerleştirmişti.

7- Vahap Avşar tarafından 1995 tarihinde üretilen “22 white men's shirts buttoned” isimli çalışma, sanatçının yirmiki adet giyilmiş erkek gömleklerini düğmelerinden birbirlerine ilikleyerek oluşturduğu bir çadır enstalasyonudur.
Görsele ulaşmak için bkz: http://www.vahapavsar.com/omi.html

Bütçesiz Stratejiler: Küçük ve sessiz adımlar / Mütevazi girişimler *



Kendisini yeni tanıyanlar için
Borga Kantürk'ün Küratöryel Taktik Şeması:

1- Sanatçının kendini kurumsallaştırması
2- Sanatçı Koçluğu
3- Non-Profit Mekanlarla çalışmak
4- Sanatçıyı bağımsız bir kurumsallaşma deneyimi içerisinde, bir çeşit kurtarılmış bölgede konumlandırmak.
5- Face to face : (yüz yüze): Sanatçı-Kürator ilişkisinde yüz yüze diyalog. Aracıları ve prosedürleri mümkün olduğunca devre dışı bırakmak.
6- Minör, Mikro ölçekli ve düşük bütçeli yapımlar üzerinde uzmanlaşmak.
7- Müsrif olmamak. Bu ülkede sanatçılar açken, sergilere ve projelere bu kadar para harcanmasına alternatif stratejiler getirmek. Az ve öz harcamak. Gösterişli yapımlardan kaçınmak.
8- Kalabalık grup sergiler yerine az kişili grup sergilere yönelmek. Aynı bütçelerle
Bu bağlamda lokal bölgeleri birbirine bağlamak.

Kısa hikaye:

Şu an için her hangi bir kurum için çalışan bir küratör değilim. Bunun yanı sıra kamusal alan ve mimari bağlamda kent üzerine eğilen bir küratör değilim. Kent ile olan ilişkim yerel sanatçı merkezli. Kendimi biraz 'sanatçı koçu' olarak konumlamaktan yanayım.

Küratoryal sürecimin ilk yıllarında hareket alanı olarak sergi yapımcısı pozisyonu aldım. 2003-2007 sürecinde K2'deki Proje yönetmenliği görevi dolayısıyla, ardı ardına gelen etkinlikler ile biraz yaşamsal birazda güdüsel kanaldan beslenen bir refleks geliştirmemi sağladı. Bu bir çeşit iki uçlu deneyimle ilgili. Hem sanatçı hem küratör olmak. Bunun yanı sıra hem mekanın yaşayanı, sanatçı olarak deneyimleyeni, hemde mesafe ile bakılan bir temsilcisi olmak bu aslında gayette yaşamsal bir çarpışıklık. Kürator olarak uzak mesafeden bakıp, durumlar üzerine nokta atışları yapmaktansa, olayların ve yaşanılan durumun içeriden o itişmenin, gerilim göbeğinden refleksler yakalamak bana hem yaşam koşullarım açısından, hem de isteklerim doğrultusunda daha yakın. Anındalık, mobilite hep benim için önemli oldu. Buna büyük kurumsala karşı mikro çatılar altında self-instiutionalist bir pozisyon kurmak ile lokalden açılan “mütevazi öneriler”, in diğer uluslar arası lokallerdeki benzerleri ile buluşturabilmek, küresel bütüne karşı yerel den yerele ulaşan bir yapı hedefi belki.

Küratöryel CV:

Sanatçının kendini kurumsallaştırılması dediğim şeye ilişkin kısa bir cv. verirsem:
İlk olarak ucuz-sanat sergileri ile başladı. Bunlar sergi içi parazit bir diğer sergi kurma üzerine sanatçı menşeyli ilk küratöryal çabalarımdı. Birincisi İzmir'den istanbul'a, ikincisi ise izmir'den madrid'e bir bavul içerisinde 15 ila 7şer sanatçıya ait küçük boyutlu düşük bütçeli, mütevazi sanat yapıtlarını farklı kentlere taşıdı.

Kutu taşınabilir sanat mekanı(izole, kurumsallaşma, parazit yapı, mobilite)

Non-Profit, bağımsız sanat mekanı nasıl oluşur? Nasıl Gelişir ve değişime uğrar: Refleksif bir eğitim süreci olarak K2

Hope is a good thing, (Umut güzel Şey Aracıları çıkardığında geriye umut kalırmı? İyimserlik? Üzerine, global bir reflex , büyük bir slogan, “great show” olmayan, non-profit bir sunum, sergileme önerisi. Bütçesiz, mucizevi, çok zahmetli ve Zorlu, ancak bağımsız.Belkide tek katlanır yanı umut veren yanını o bağımsız olma hali.

Şu güne kadar 2 büyük kurumla çalıştım, Iksv (İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı) ve EPO (European Patent Office). Bunun dışında Alice vs. Alice sergisini gerçekleştirdiğimiz Sabancı Üni.ye bağlı Kasa Galeri de ve Kutu ile yeraldığımız bir proje ile Akbank sanatla olan çalışmalar var, Onlarda Türkiye'li marka ve idare biçimleri ve statukoları ile çalışmaların zorluğu adına çarpıcı deneyimler.

Bunlar Bir bienal ve uluslarası bir kalabalık grup sergisi- post prodüksiyon, para destekli bir model. Bu modeller global yapının kuralları ile inandırıcılığını kaybedip, sanatçıyı ve kuratoryal ekibi zarar gören bir pozisyona surukleyen bir model olarak deneyim alanımıza bir dönüş sağlıyor kanaatindeyim. İşler kağıt üzerinde güzel işliyor ve geri dönüşleri de var. Kurallarını bilir ve o kurallara göre oynarsanız istediğinizi karşılıklı fedakarlıklarla elde etmeniz de mümkün oluyor. Her eklediğiniz etkinlikle, ancak bana göre olmadığını farkettim.

Bu noktada birazda benim sanat tarihi ve sosyal bilimler menşeyli bir araştırmacı küratör olmadığım biraz anlaşılıyordur. Eylemde olmak önemli benim için. Sergi yapmak, üretimlere değil sanatçılara odaklanmak, onları üretimleri sürdürmeye kışkırtmak daha heyecan verici geliyor. Bir açık okul mantığı ve yaşayarak, deneyimleyerek öğrenme modeli. Belki de bu Türkiye'deki hem sanatın eğitimine yönelik akademik kurumlar hem de sunumuna yönelik kurumların yeterince iyi kurumsallaşmamalarından kaynaklanıyor. Kurumsallaşma beraberinde bürokrasiyi, resmiyeti, ciddiyeti beraberinde getiriyor. Ancak çarpık kurumsallaşma bu noktada ciddi kısıtlayıcı ve çabayı anlamsızlaştıran bir hal alıyor. Bu durumda sanatın, tıpkı bir şirket yönetiminde beklendiği gibi uzun vadeli sözleşmeli planları kağıt üzerindekini birebir görülebilecek bir veriymiş gibi algılayan bir boyuta çekmesi elbette işin mutfağındaki sanatçı ve küratör için uygun bir zemin yaratmıyor. Maalesef bütün bu uyuşmazlıklar da deneyimlenmeden öğrenilemiyor.

Küratör olarak en son yaptığım sergi olan “Hope is a good thing”in hikayesine burada değinmek isterim. Yukarıda sözünü ettiğim yapının tam tersi bir zeminde gelişen bir sergi. Bir çeşit benim köklerime dönüş sergim diyebilirim. Ucuz Sanat sergilerinde olduğu gibi küçük bir valiz-kargo kutusundan çıkan bir sergi. Bütçesi 1000 euro. Sanatçıların aldığı bir ödenek ve telif yok. Mekanın aldığı kira veya ödeme yok. Küratöre sergi için verilmiş herhangi bir ana bütçe yok. İşlere sigorta yok ve telif yok. Basılı malzeme sadece Mavi jeans sponsorluğunda bir el ilanı. Sergiye ilişkin 2 blog sitesi var onlarda ücretsiz. Almanya'nın üç gazetesi – Frankfurt'un bir lokal sanat dergisinde sergiye dair yazılar ve son olarak AtelierFrankfurt’un yıllık raporu kapsayan yayında sergiye ayrılmış 2 sayfa. Serginden geriye kalan fiziki materyal bunlardan ibaret. Sanatçılar birbirine oldukça uzak yerleşim bölgelerinden etkinliğe yüz yüze diyalog sonrasında dahil oldular. Bütün bu süreç 2005-2006-2007 den bu yana süren görüşmeler, sanatçı ve iş takipleri üzerinden gelişen samimi bir ilişkiye dayanıyor.

Rio de Jenario, Malmö, Helsinki' den gelen postalar. (Deniz yoluyla, haftalar süren maceralı yolculuklar sonunda.) Alice Miceli, Runo Lagomarsino, Jari Silomaki ve İzmir k2 sanatçı ınsiyatifinden özenle hazırlanmış 1 kargo kutusu. İzmir'de toparlanıp Frankfurt'a doğru yola çıkıyor. 55 ekran televizyon boyutlarında. Burada zaman ile yarış yok, acil bir e-mail trafiğine sıkıştırılmış deadline'lar da, hızlı sergi programları karşısında yavaş oluşturulmuş bir sergi. Sanatçılar açılışta günü birlik turistik bir gezi ve boy gösterme adına orada olmayacakları ki ayrıca bunun için de bir bütçenin mümkün olamadığı bir sergi. Mektup yollama refleksi ile düşünce akışıyla bu sürece dahil olmayı kabul ediyorlar. Yavaşlatma eylemi- uzun aralıklarla yazlan mailler. Mekanın boş zamanlarında ve uygun olan zamanda aciliyet barındırmaksızın gerçekleştirilen seyahat.
Jari Silomaki' den 50 adet toplu iğne ve bir rulo içerisinde siyah-beyaz foto baskılar. İrili ufaklı sekiz adet. Merve Sendil'den “Underscene Project” adına bir adet el örmesi afiş ve kendi bilgisayarından grubun izni ile 2-3 gecede kopyalanmış 500 adet DDR grubuna ait demo müzik albümü. Alice Miceli ve Runo Lagomarsino'dan deniz aşırı yolculukla mektup zarflarıyla 1-2 haftalık seyahatlerle küratöre ulaştırılan video-çalışmalar. 2-3 kopya dvd. Ve diğer sanatçılardan gelenler.

Bu seyahate benimle birlikte bir tek İzmir'den Halil Vurucuoğlu çıkabildi. Bulduğumuz para ile kısa süreliğine bir seyahate kendi imkanlarıyla dahil oldu. İşini Frankfurt'ta kendi kurma taraftarıydı. Önemli olan şey sürecin deneyimi ve bu Halil için oldukça iyi işledi. Burada benim de takıldığım bir nokta var. Peki bütün bu sanatçılar ve küratör ve de mekanın yönetmenliğini yapan ekip, bunca olanaksızlık ve beraberinde açığı kapatmayı sağlayacak, maddi karşılıksız efor düşünüldüğünde, bu işe neden kalkışıyor? “Ya deli bunlar ya da çok saflar!” Global sistemin kuralları söz konusu olduğunda durum bu. Başka bir yönden de hayır değiller. Adı bilindik yüksek bütçeli sanat kurumlarında veya müzelerde gerçekleştirdikleri sergilerden ödeneklerini-teliflerini (kimileri) almaktalar. Kimilerinin sanatçı olarak varoluşlarında ise böyle bir deneyim alanı, tatmin alanı zaten yok. Yıllar boyu oluşmamış bile. O sirkülasyondan uzak bir bölgede üretim gösteriyorlar. Buradaki bir araya gelişte yaşanan, doğal refleks pek az sanatçı da yakalanan-empati ile işleyen bir durum. Buradaki tavır koyuş diğer türde sergilerde maalesef her zaman yakalanamıyor. Meta dan çok, politik söylemi olan ama elit bir prodüksiyondan çok sanatçıların insaniyetlerini, gerçekliklerini ortaya çıkartan bir model. Ben bu sebeple meseleye, duygusal bakıyorum, dürüstlüğe önem veriyorum. Bizim 10binlerce el ilanına ihtiyacımız yok. Özel renklerde tasarlanmış büyük posterlere, ihtiyacımız yok. Onun yerine sesimizi duyuracak sakince okunacak ve bir rafta yıllar boyu durabilecek bir kitap daha uygun.

Sanatçı ne diyor, ne hissediyor? Biraz da ona ışık tutmak lazım. Diğer yapı, samimiyetsiz bir şıklık, alıcı için tasarlanmış bir fetiş olmaktan öteye gitmiyor. Oyunu bu şekilde oynamak yerine bu non-profit yol daha dürüst geliyor. En azından yaşadığım, sınıfsal pozisyon ve sosyal gerçeklik söz konusu olduğunda göz ardı edemediğim gerçeklik bu. Şık kataloğunu şöylece elimize alıp konuya ilişkin ayak üstü yazılmış metinleri hemen tüketip, resimlerine baktığımız, hızlı kotarılmış sergiler büyük prodüksiyonlar bizi çevreliyor. Burada güçlü bir mesajın kabul görür paketi ile karşılaşıyoruz. Reklam dünyasının kurallarına yaklaşırcasına işliyormuş gibiymiş gibi yapan bir model bu. Bu alanda kendini ispata kalkışmaktansa: Sosyal gerçeklik alanı ile yüzleşmeyi ve kolektif deneyimi önde tutmaya çabalamak daha önemli gibi benim için. Ancak bu durumda da gerçekçi olmak gerek. Ben ve benim gibiler bana umut verebilirken, bana parayı ve sürdürebilmem adına gereken o bütçeyi Maalesef bu tür etkinlikler sağlıya biliyor. Bu Alice Miceli'nin değimiyle ilaç almak gibi. Arada bir kendini iyi hissetmesen de zorunlu ağzına attığın tadı acı bir ilaç gibi. Tek sorun o ilaca alışıp onun bağımlısı olmamak.

Son yıllarda üzerine eğildiğim şey: sergi mekanına alternatif yapı olarak bir kitap sergi yapmak. Kitabın geçmişe referans veriyor oluşu ve kalıcılığı, sürecin hızı karşısında ayakta kalıp, bireyden kitlesele yayılan etkisi benim için önemli. Aynı anda deneyimlenen, kaotik, gürültülü bir parti ortamı yerine, tek tek ve uzun sürelerde karşılaşılıp, içerisine girilebilecek bir sergi modeli olarak kitap düşünebilir. Belki de sergiyi 'Roman'ın aksları üzerine kurmak” ?

Sonuç olarak bu gün ne yapıyorum:

2002-2007 yılları arasında Onlarca bütçesiz sergi ve üç adet büyük kurumsal sergi deneyimledikten sonra, bir anda benim için sergi yapma çabası anlamsızlaştı. Bu hızlıca tüketilmiş heyecanlı süreç yerini sergi üzerine düşünmeye karşı bir isteksizliğe bıraktı. Bunun benim için katlanılması ve dayanılması gereken önemli ve de heyecan verici bir deneyim süreci olduğunun da farkındayım.
Ancak sanırım artık karar verdim. Ve durdum. Öncelikle K2 deki uzun süreli görevimi bıraktım. Sonrasında sergi tekliflerine kulaklarımı tıkadım. Göstermek yerine, toplamak, belgelemek daha önemli gelmeye başladı. Sesin geldiği farklı yerlere odaklanıp, kaydını tutmak ve farklı bir kanaldan dolaşıma sokmayı denemek. Önce alternatif haritayı çıkartıp, sonrasında da işleyişin kaydını bu haritanın üzerinden paylaşıma sokmak. Bir çeşit verilerin toparlandığı bir şebeke. Uğraşmak ve üzerine yoğunlaşmak istediğim şey bu. Bir yıldır Yavaşlıyorum. Uğraş alanlarımı azaltmayı tercih ediyorum. Bir şeylerin az olması, kötü ve çok olmasından cidden iyidir diye düşünüyorum.


İlgili linkler:

Yeni uğraşlar adına
www.eksi1.blogspot.com
Yazılar için
www.borgakanturk.blogspot.com
KUTU için
www.kutuweblogspot.com
Hope is a good thing sergisi için
www.umut-guzel-sey.blogspot.com
adreslerini ziyaret edebilirsiniz.




* Bu yazı 2008 tarihinde Mimar Sinan güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde yapılan Güncel Sanat Konuşmaları serisi kapsamında benden istenen sunum sonrasında hazırlanmış, daha sonra  Azra Tüzünoğlu tarafından yayına dönüştürülen "Dersimiz Güncel Sanat" başlıklı kitap içerisinde yer almıştır. 
"Dersimiz Güncel Sanat" Outlet Güncel Sanat Dizisi-1 - Yayına Hazırlayan : Azra Tüzünoğlu


Gecegezenler (10. İstanbul Bienali)

Gözden ve Gönülden Irak, Gecesi-Gündüzü Karışanlar

BORGA KANTÜRK, Temmuz 2007



Video programım için oluşturduğum kısa listeye bakıyorum. Karşımda on sekiz ülkeden aldığım gönderileri kapsayan bir seçki var. Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsrail, İsveç, İtalya, Macaristan, Sırbistan, Türkiye ve Yunanistan. Bu size ilk başta oldukça geniş ve yüksek katılımlı bir seçki çağrışımı yapacaktır elbette. Ancak kafamı kurcalayan bir şeyler var: Peki ya ulaşılamayan noktalar? Bu seçkinin sınırları dışında kalanlar?

Özellikle Güney Amerika, Asya, Afrika nerede duruyor bu listede? Sahiden niye yoklar?

Katılımlara ve seçkiye bakınca, içlerinde İran’lı, Kore’li ve Çinli isimler olduğunu gördüm. Ancak bu isimlerin yaşadıkları yerler, ikamet adresleri olarak karşıma hemen hep Almanya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri çıkıyor. Farklı ülkelerden ve farklı toplumsal sınıflardan insanlarla karşılaşıyoruz, tamam, ancak yaşadıkları yerlere bakıldığında görülüyor ki videoları gönderenlerin çoğu Avrupa şehirlerinde yaşıyor. Sanki Malezya’dan ya da Venezuela’dan gelebilecek mesaj buralara ulaşmıyor. Ayrıca videoların büyük kısmının Türkiye dışından olması da üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.
Suyun yüzeyi pek bulanık değil açıkçası, katılım oldukça fazla, söylemleri farklı bir sürü video, ama derine indikçe... İyimserlik ütopyası da bir yere kadar ulaşıyor.

Dazibao’nun ayaklı duvar gazetesi mantığını çıkış noktası olarak kabul etmiş, sınıfsal fark gözetmemeye ve amatör emeğe dayalı bir platformu hedeflemiştik. Ancak sonuca bakıldığında, söz gene belirli bir bölgeden geliyor, gene aynı coğrafya üzerinde dönüyor. Ama her şeye rağmen, bu ezberi bozan alternatif videoların da bu uzun listeye dahil olması umut verici.

Olabildiğince geniş, kolektif, çok sesli ve adalet arayan, ancak kapsama alanı da belirli bir meridyen doğrultusunda olan bir gece yayını.

_ _ _ _ _ _ _

Amacım ne?
Uykusu kaçanlar için kolektif bir TV yayını yapmak istedim. Sokakları gece vakti aydınlatacak ve izleyicisini arayacak bir formatta gece yarısı TV’sini tekrar düşünmek.
Prime-Time sonrası, bilindik adreslerin dışında gezinecek bir yayın.
Tek kanallı yılların nostaljisine geri giderken, köşebaşı, üstü açık Pazar yeri sinemalarının yazlık ve kaynaştırıcı atmosferi ile sokaktaki muhatabını arayacak.
Reklam estetiğinden belgesele, duygusal-anlatımcı sekanslardan sportif imgelere, müzik kliplerine, jeneriklere uzanacağım. Günümüz internet TVlerinin bize sağladığı her tür ezberlenmiş kod, referans burada. Gösterilecek bütün çalışmalar, hiçbir sınıf, dil, ırk ve ülke ayrımı gözetmeksizin ardarda sıralanıyor.

Programın oluşmasında emeği geçen her katılımcı, farklı sosyal durumlarla yüzleşmekte, çeşitli toplumsal sınıflara mensup ve farklı dertlerden muzdarip. Profesyonel sanatçılardan klip yönetmenlerine, sanat öğrencilerinden tamamen amatör emeğe, herkese açık.

Yarımşar saatlik iki yayın akışı bütün bunları kapsıyor.

Bu videolar toplamından yayılan çok seslilik, 15 saniyeden 5 dakikaya kadar farklı zaman aralıklarında izleyiciye mesajlar aktaracak, sokağa taşacak.

Mesajların tek bir bütün oluşturmadıkları gibi sabit bir yerlerinin de olmaması heyecan verici. Başka bir gün başka bir sokakta tekrar yankılanacak olması.

Ancak bütün bu global çerçeve ve kurumsal logolar etrafında oluşan bir ana etkinlik, suçla ve yasalarla boğuşulacak alanın “sokak”la eş tutulmasının önüne geçemiyor. Bizlere elitist bir sihir pompalayan galerinin korunaklı rüyasında paketlenmiş ve güvence altına alınmış sanatçı politizasyonlarının kamusal alanda işlemeyeceğini görmek gerek. O gösteri dünyası, ne kadar sanatçısının söz söyleme hakkını koruma altına alan, hızlıca dolaşıma sokabilen ve gücünü parada bulan bir yer ise, bu alan da ondan bir o kadar farklı ve acıtacak kadar da gerçek. Size sigorta yapamayız, güvence veremeyiz ve olur da (hatalı bir) söz söylerseniz arka çıkamayız. Kurallar burada farklı işleyecek. Baştan söyleyeyim.

Bu bir bakıma son moda bir takım elbise giydirilmiş bir figürün rahat koşamamasına benziyor. Bu dizge dahilinde, maalesef first-class ve cool olmak zorundayız, sokağın düzenini dilediğimiz gibi bozamayız. Bu da inandıklarımızı hayata geçirme olasılıklarımızı, sınırlarımızı ne kadar zorlayabileceğimiz ile çok ilişkili. Etki ve tepki burada o kadar gerçekçi bir şekilde işliyor ki. Biz bu şık takımları giyinip süslendikçe sokakta da o kadar dikkat çekiyor ve göze batıyoruz. Işıklardan kaçma şansı mı?
Bu etkinliğin küratörleri olarak sanırım beşimiz de bunun savaşını veriyoruz.
Biz öncelikle kravatı gevşettiğimizi düşünüyoruz, sizlerin cesareti ve heyecanı ile ceketi fırlatıp sokağa daha da özgürce dalabiliriz…
Ya çoğalmamız, ya da, yalnızsak eğer, güçlü olmamız gerek.

Tavsiye:
Dazibao projesi bağımsız bir elektronik-imge: Yapılacak şey teknik açıdan pek de zor görünmüyor; görsel mesajını kaydet, diğerlerininkileri de topla ve sokağa çık. Paylaşıma gir. Bu bir barın projeksiyon makinesi de olabilir, komşunun yaz sıcağından ötürü gece vakti evinin önüne taşıdığı 55 ekran televizyonu da. Bunu sen de yapmalısın!
İletişime girip sözünü söylemek için bundan daha kışkırtıcı ne olabilir?

Bu Blogda Ara

Map Of Poverty / Yoksulluk Haritası

Map Of Poverty / Yoksulluk Haritası
"Maps courtesy of www.theodora.com/maps used with permission"