Köprüyü geçerken geriye doğru bakmak...

GİRİŞ

K2 Mekan mı?
K2 Kolektif mi?


Söz konusu edilen; tek bir amaca hizmet eden bir kolektif değil.
Ortaklık noktası, otonom. Coğrafi bölge ile de ilişkili şekilde, yaşanılan bir olasılıksızlık daha doğrusu alternatifsizlikten kaynaklı, beraber yaşama,hareket etme pozisyonu diyebilirim. Bu bakımdan haddinden çok parçalı ve tuhaf bir şekilde, günü kurtarırcasına bir hareketliliğe maruz kalmış bir yapılanmadan söz edebiliriz. Esnek bir yönelimi olduğu açık ve bu haliyle bazen de netleşemiyor, bu haliyle hala ötelenmekte. (Sanırım “gittiği yere kadar” yaklaşımı kaçınılmaz şekilde buralara da hakim.) Bu bir tezat, kabul ediyorum. İçeriden bakan biri olarak, hem esnek, hem inatla, disipline şekilde hareket eden bir yapıymışçasına, öne itilen (sürüklenen) bir oluşum ile karşı karşıya olduğumu belirtmeliyim. Burada söz konusu baskıyı, sağlayan şey ne peki, bütün bu şeyi taşıyan, taşımak zorunda olan mekan ve ona yüklenen haddinden fazla anlam ve bir türlü daraltılmayan alan(1)ı mı?

(1)(Burada alan- adı altında sözünü ettiğim şey: kapladığı yer anlamında bir alan, tanımlamasından çok, temsiliyet anlamında, alan. Buradaki sorun sınırların mekan dolayısıyla kesin ve net çizilmemesi ve böyle bir netsizlik karşısında, kaba bir tabirle e “mekan ismen,cismen ve fiilen büyük onu da kaldırır” türü bir gayri ciddiyete kapılmaktan dolayıdır. )

Bu baskı, çokta sanatsal aktivasyonun olmadığı bir kent göz önüne alındığında, başlangıcında bu yapı için iyi bir devinim yarattığı düşünülebilir, ancak zaman geçtik çe başlı başına bir sorun haline geliyor.

Temsiliyeti itibariyle hep kişilerin üzerinde gözükerek figürlerin çabalarını anonimleştiren bir “Mekan” temsili, yarattığı baskı ile büyüdükçe, kolektif emek içerisinde bir araya gelmiş bütün bu insanları boğmaya ve artık ezmeye başlat ve hareket alanını kişiler adına kısıtlar. Sanırım tam şu an itibariyle K2’ye de olan bu.
Bu iki çatallı sorunun gündeme gelmesini sağlayacak kadar.
Peki öyleyse asıl olan soru:
Hangisi k2?
Kime göre, ne için ?
İçerdeki, yakın temas, refleks gösteren ile (lokal) dışarıdaki, (ulusal) dışarıdaki ve (uluslar arası) dışarıdaki bu pozisyona nasıl bakıyor?

Birinci Bölüm:
Deplasmanda bir K2


Az önce sözünü ettiğim meseleye iyice aşina olabilmek için 2 farklı şehir ve 2 farklı k2 temsili üzerinden yaşanılanlar üzerinden hareketle açıklama getirebiliriz.

Hikayelerden 1.si: K2’nin en son çağrıldığı etkinlik olan, 10.İstanbul Bienali. Santral İstanbul, Silahtarağa lokali, ve bu kurtarılmış, korunaklı üs-de, inisiyatifler alanı içerisinde K2’nin temsil sorunu.

Belli ki, İstanbul Bienali, Santral’e doğru açılım gösterirken, bu alanın inisiyatif olgusu ile nasıl kaynaşabileceğini pek de düşünmemiş. Yok yanlış bir kelime seçimi yaptım, sanırım, düşünmüş, kağıt üzerinde planlamış fakat hiçbir şekilde kısa süreliğine bile olsa deneyimlememiş, test etmemiş. Tıpkı bu seneki bienalin genel ikileminde olduğu gibi, geriye çok güçlü bir kitap ve kağıt üzerindekinin yarısı kadar bile sağlıklı yaşayamayan bir bienal kalıyor, geriye.

Öncelikli olarak daha geniş bir bölgeye yayılarak, insanları orada tartıştıracak geçici de olsa yaşayan bir yapı hedeflenmişti. Ancak tartışmak ne kelime, orada bulunmaya uzun süreli vakit geçirmeye bile güdüleyecek bir koşulları yoktu oradaki inisiyatiflerin.
Yine karşılaşılan şey belki de global çağ kalabalık sergilerin genel bir sorunuydu. Bu süreç deneyime dökülemeden, öncesinden kontexte işlenip, uygulama vakti geldiğinde de hiçbir şekilde bir araya doğru şekilde getirilemedi. Bir araya gelemeyen, uyuşmayan ve elbette deneyimleşemeyen 3 şey Mekan, İnisiyatif ve ne yapacağını bilemeyen, gardını almakta zorlanan izleyiciydi. (izleyici potansiyelini de kendi içinde 3 e bölebiliriz.

1. Santral İstanbul’un ve bienalin ziyaretçileri, geçici süreliğine orada bulunanlar.

2. Taşınan bilgi üniversitesinin öğrencileri, Sanırım Hanru tarafından asıl hedef kitlesi onlardı. Öyle ya mekanda daha kalıcı şekilde orada bulunan onlardı. Kısaca kampus sahipleri işte.


3. Silahtarağa’nın bağlı bulunduğu yerel bölge’nin (Eyüp) sakinleri. Hanru’nun ikinci derece gene kaynaştırmak istediği belkide, inisiyatiflerin (lokalden aldıkları güç, çevresel ilişkileri, iletişimleri dolayısıyla) rolü ile bölge sahipleri ile yeni üs-sün sahipleri arasında bir platform kurma ütopyasıydı. Sahi bu bienal’de ne kadar çok ütopya var. (Bu taktik İmç’de sanatçılar ve esnaf arasında bir bağ kurma çabası ile izleyici kitlelerin sosyal sınıf farklarına rağmen kaynaştırılmaya çabası ile benzer şekilde denendi, ama sonuç gene çok ütopik kaldı.)

Abartılı gelebilir hatta bence çok abartılı bir benzetme:
Bu Berlin duvarının doğusuna, ortada koca duvar varken duvarın batı kanadında geçici bir bölgeden, doğu yakaya uzanan bir inisiyatif modeli çizmek gibi bir durum gündeme getirdi bu pozisyon.


İnsiyatif, lokal ile kaçınılmaz olarak ilgilidir. Çünkü o lokalde yaşar, lokalin sözünü uluslarası perspektifte bir trafiğe sokar ve kendi bölgesine ya da kendi kolektifine bir üretim ağı açar, çeşitli üretimleri ve düşünceleri de dışarıdan davet eder.

Bu modeli, Santral İstanbul, tepeden inme yapısı dolayısıyla pekde anlayamadı.
Son derece, serbest ve otonom bir ortamın oluşması gerekliyken, düşünülürken, (bu yapıyı deneyimleme ihtimali, varoluşuna zaten ters olan) bir kurum-marka tarafından
geçiştirildi. İnsiyatif mekanı düşüncesini, fuar standı mantığında hazır edip,işletmeyi hedefleyen bir strateji bu geçiştirmenin sonucudur.Yaşamayan ve yaşamak için gerekli vakti olmayan bir insiyatifler bölgesi. Elbetteki bunun sonucu, kısa günde bir fuar alanındaki standlardan öteye geçmeyen yapı.

Burada göze çarpan şey tıpkı sanat fuarlarında olduğu gibi, nasılki meşhur bir galerinin, özel mekan giydirmeleri ile işaretlenmiş, şatafatlı mekanı ile yanında orta bütçeli kalbur altı galerinin küçük ve önemsenmemiş gibi duran mekanı. Aynen bu ruh halini çağrıştırıyordu, Santral’deki konumlar. Isola ve Apartman, K2 ve en son mekan şeklinde sıralanan oluşumların, temsili mekanları tek katlı küçük bir mekanında ve ardı ardına sıralı odalar şeklinde gerçekleştirilmişti. Hal böyleyken Günümüzde tartışılan konu “Global çağda Bienaller-Sanat Fuarlarına dönüştü”, kanısı gerçeğe bir nebze daha yaklaşıyor. Burada bir sorun ortaya çıkıyor. Fuarlar bir hafta o dinamikliğini bir show-room edasıyla Mekanını, galerinin bir stand halinde kabulü olarsak taşıyabilirken, 2 aylık bir bineal bunu taşıyamıyor. Sahi İzmir’den ve Milano’dan veya Istanbul harici herhangi bir yerden, bir kolektifi, sekiz hafta boyunca orada nasıl tutacaksınız ve iletişime sokacaksınız? Elbetteki hatalı ama işler şekilde kolay kurulup, bir görevli tarafından rahatça organize edilecek şekilde, ziyaretçilere hazırlanacak hal durumu tercihiniz. İnstiyatif bu tanımı ne kadar karşılar, bu kimin sorunu ki zaten?

Burada K2 ve yapısına geri dönüyorum ve cevabı K2 üzerinden arayacağım.
Yazının en başında bahsettiğim K2 ve bugünlerdeki temsil sorunu bir iç etken olarak eklenince, asıl problemin konuk (k2)– ev sahibi (Bienal&Santral) ve ziyaretci arasında kimsenin bu sorunu üstlenmek istememesi üzerine odaklanıyor. (Ziyaretçi bu konuda en suçsuz ve duruma geçici maruz kalan olarak devre dışı bırakılabilir. Onlara hazırlıklı gelmelerini öğüt ederek, gardlarını almamakla suçlamak biraz insafsızca olur.)
K2’den, İzmir’de yaşayan ve üreten insanların bir araya geliş sebepleri: ortak bir mekan var bu yadsınamaz bir gerçek. Fakat o mekanı dönüştürmeye çalışan insanların üstlendiği rol ve bu rol karşısındaki beklentilerin hem bu konuk olarak gelinen mekanda hem de artık İzmir’de çakışmaması “K2” yi bir kavram olarak tüketip içini boşaltıyor.
Beklenti olarak sözünü ettiğim şey ne?

Santral için: Mekanı en iyi şekilde doldurmak. Kurgunun iyi ve makul bir şekilde gerçekleştirilmiş, hazırlanmış olması.

Bienal ve Hanru için: Dışarıdan, İzmir’den o insiyatifler alanı için bir temsiliyet ihtiyacı, (denge adına.) K2 sanırım diğer insiyatifler ile kaynaşmaya girebilme ve Isola ile Apartman arasinda bir mekanı bienal süresince vakit geçirilebilir bir alan olarak kurgulanması adına çağrıldı.

K2 için :

K2 kısmından da açıkcası tam olarak bakamıyorum, bunun nedeni tam da bienalin (geçte olsa başlayan, santral İstanbul, hazırlık) sürecinde K2’nin hem coğrafi hem insani temsiliyetini ertelenmiş bir karmaşa içinde bulması ile de ilişkili. Bu tam olarak bir iç savaşa benzetilemez ancak kendi temsiliyetini ciddi anlamda sorgulaması gereken (kurum mu? Mekan mı? Kolektif mi? İnsiyatif mi? Sanat Merkezi mi? Bir modelin, misafir olarak çağrıldığı mekandaki aidiyetsiz kalışı ile ilgili sanırım.
Şu an itibariyle ne Santral, ne Bienal ve Hanru, Ne K2 (Hangi temsiliyle?) ve işin acı tarafı Silahtarağadaki lokali hedeflenen bu ilişki ağına dahil olamıyor. Model bir türlü işlemiyor.
Suçlu aramak değil, sorgulama ve çözüm üretme, önerileri çabasına girişmek gerek. Geleceğe dair işleyebilecek öneriler.
Bu metin bir bakıma ertelenmiş bir iç dökmedir ve K2’nin Santral İstanbul’daki geleceği ve konumunu tartışmak amacıyla yazılmıştır.

OKUR için NOTLAR:

1- Geçtiğimiz günlerde Markist eleştiriden girip, Global çağda futbolun yeni evrenselci yapısını ve klüplerin kapital ile olan yapısını sorgulayan ciddi bir eleştiri metin ile karşılaştım. İşin ilginç yanı da bu metnin avrupanın pek çok ülkesinde şubeleri olan bir global futbol magazininin içinde karşıma çıkmasıydı. Yazıdan çıkarılacak özet global çağda, sermayeden çok, lokal güce dayalı futbol takımlarının, uzun yıllar boyu yöntemle büyük başarılar elde etmiş, istikrar yakalamış olsalar bile, artık şirketleşen zengin futbol klüpleri karşısında başarıya ulaşma şanslarının kalmamasıydı. Bu yazıya benzer şekilde İzmir’deki futbolun temsilini göz önünde bulundurduğumuzda, eskiden oldukça büyük başarılara ulaşmış lokal klüplerin 2. ve 3.liglerde debelenmesi, Göztepe’ futbol takımının ise Amatör Lige kadar düşmesini gayet huzur kaçırıcı örnekler olarak ortaya çıkmakta.

2- Bununla beraber, (bu benim fikrim) gene İzmir üzerinden bakılırsa, takım sporlarının (özellikle futbolun) ve sanatın kaderinin benzer çizgide yazıldığı ile karşılaşırız.
Söyle bir ifadeden yola çıkarsak, Sanat ve Bienaller ne kadar Globalleşip, Fuarlara yakınlaştıkça, yerel coğrafya da üretim gösteren, düşük bütçeli ve kar amacı gütmeyen oluşumların yaşama şansları hatta varlık nedenleri tartışılır boyuta geldi. Bu oluşumlar Şirketleşen sanat kurumları ve pratikleri karşısında, söz haklarını, uluslarası top etkinliklerdeki temsiliyetlerini giderek, turistik bir yerel temsile dönüşmesine engel olamamaktalar.


Bölüm 2:

Global sistem lokal bölgesinde faliyet gösteren bir insiyatif modeli trendlere ve büyük bir piyasaya yönelim göstermiş şatafatlı bienaller kuşağında bir yere itelelendiğinde konumunu şaşırıyor. Bunun yanı sıra da para ve ilgi odaklarına, yeni uluslarasıcı bir kılıfı da üzerine uyduramayıp, sürdürülebilir bir başarıdan mahrum kalıyor. Paranın sanata olan akışının da bu bağlamda başka yönlerden çizildiği de malum.

Bu bakımdan her ülke her duruşun temsilinin yapıldığı fuarlaşmış bienaller ağı ve lüreselce bir “yerel” tanımını devreye sokup, kendi ligine (klasmanına) yerel tadlar transfer ediyor. Bunun sebebinin cidden bölgelerde iyi güçlü şeylerin korunması ile alakalı değilde sanki tıpkı NBA liginde olduğu gibi çin’in en iyisini ve beraberinde avustralya’nın en iyisini getirmek, onları aynı çatıda bir araya getirmek ile mi ilgili olduğunu sanıyorum. Bu Manchester United’in kadrosuna Çinli bir oyuncuyu alıp, çine turneye çıkması ve kadrosuna dahil ettiği Çinli yıldız oyuncu ile lokal bölgenin takımlarını 7şer sıfırlık absürd skorlarla madara etmesine neden oluyor. Benzeri benzer nedenlerden ötürü, Santral istanbul’da yaşanmakta. Bienalin, en gündemde olan ISOLA insiyatifini star olarak çağırıp, yanına izmirden K2, diğer yanına istanbul’un en eski yaşayan insiyatiflerinden Apartmani da koyarak her kezi kendi destekçisinin katkılarının eşliğinde, kendi geçici odasına konumladı. Bu az bütçe harcanmış bir game-park oluştururken, yanında da adaletsiz şekilde Santral’in kendi görkemli Game-parklarını birer birer –iyimser şekilde, büyük partilerle açmasına da meydan verdi.

Peki ne yapılabilirdi:
İnsiyatiflere yaşama alanını verirken onları lojistik olarak işlemeyen “esmer sarışın” (Bu tabiri Vasıf Kortun’dan ödünç alıyorum) bir bölgede hapsetmeyip, 9.bienalde olduğu gibi, bazı konuklarını Deniz Palas apartmanında olduğu gibi yaşanası bir ruhu olan mekana davet edebilirdi.
Santral yerine, şehrin yaşayan bölgelerine davet edilip, orada bir süre çalışmaları sağlanırdı. 9B’de bu gayet güzel işlemişti, Nedko Solakov, Lucas D., Paolina O, Servet K. Ve Phill Collins ile, bienal öncesinde mekanda harcanmış vakit ve residens yapısı bienalde gezerken bile kendisini hissettiriyordu.

10B. Geri dönersek, burada hem eleştirirken hem de okurken gözden kaçan şey, Santralin, kolonyalistca bir coğrafyayı, ehlileştirmeye, sahiplenmeye kalkmışken, Bienal’in ve Hanru’nun insiyatif modelini, fazla iyimser bir şekilde bu zorlama yapıya buyur etmesi ve izletmeyi denemesi.
İnsiyatiflerinde bunu önemli bir katılım olarak görüp, lojistik alan olarak irdelemeyip, koşulları baştan kabul etmesi ise diğer bir tartışma olabilir. Eninde sonunda insiyatif adı altında çağırılmış bu model, hatalarıyla riskleriyle, günü gününe çakışmayan daha insani reflekslerden beslenen bir yapıya sahiptir.

Eğer siz bu yapıyı bienalin açılmasına 1-2 ay kala mekanlarımız hazır, buyurun yerleşin havayi soluyun hali ile transfer ederseniz sonuç anlamsızlaşır. Hele hele farklı ülkelerden lokal liglerinden gelen bu transferleri bir anda hayalini kurduğunuz görkemli ligin, tepeden inme modelelleriyle (santral müze ve sergisi) bağdaştırırsanız, üstüne birde görkenmi kokteyller zinciri ile hepsini bir oldu bittiymişcesine lanse ederseniz, sonuç biraz görgüsüzlük olabilir.

Güzel hatta tıka basa yemeğe ve eğlenceye doyulan bir açılış sonrası, ardında kalan sorular.
Burada başrol oyuncuları kim?
Santral Binası ve müzesi’nin görkemli koy-yerleştir sergileri mi?
Yoksa İstanbul Bienali’mi?
2 si birbirinden ne kadar besleniyor?
ve inisiyatifler düşünüldüğünde bu beslenme ne kadar gerekli gözüküyor?
Sanırım artık bienaller için, ,Bunun yanında oda olsun temsiliyet hakkı geçmesin o da gözüksün zihniyetinin artık terk edilmesi gerekiyor. İnisiyatif modeli içinse bu konumlandırmadaki yerini, pozisyonunu iyi çizip, izleyici ile marka arasındaki köşe kapma çabasına kendini kaptırıp, etkinliğin altında ezilmemesi keza.


Yerel’in bu evrensel modelde işleme şansıda global sınırları gerçekçi olarak delmesi ile gerçekleşebilir. Yerel’in işte şansı yok bu noktada. 10B.nin yerel gücü kollektivite halinde diğer yerellerle birleştirebileceği bölge insiyatifler alanı olabilirdi.
Bir okul ile bienali bir ses olarak düşünülmüş insiyatif modelini aynı mekanda isminin şiirselliği ve kavramsallığı ile “SANTRAL” başlığı ile öpüştürmek muhteşem bir buluş gibi gelebilir. Ancak Türkiye’nin kurumsallaşmalarda genelde temsili “mekanı” abartıp, içini doldurumama alışkanlığının bir sonucu da hem bienalde, hem santralde, bir özeleştiri olarak hem k2’de ve hatta Apartman, Fiji Bienali Pavyonları ve Isola’da da.
Santral’in paketlenmiş göstermelik enerjisi, güncel sanat dinamiğinde elektriğe donüşememişti. Orada ki inisiyatifler için yapay bir enerji üretim modeli değil, aksamalıda olsa yaşayan ve doğal bir “güneş enerjisi” gerekliydi.
Öyle olsaydı, ne apartman bir dijital lcd havuzu ve mekan giydirmesi ile bir serginin fuar için tekrar hazırlanmış giydirme enstalasyonunu yapardi, ne Isola inşa ettiği sinema salonu ve devasa çıktılarıyla, yanlarına iliştirilmiş Türkçe ve İngilizce datalarla boş ve ıssız kalırdı. K2 içinde keza…
Ortada K2’nin reel ofisinde olmayan bir IMac- çok sağlam bir ses sistemi ve ansülmeni yüksek bir projeksiyon cihazı var. Ancak K2’yi zamanında teknik donanımsızlık halinde bile işler haline getiren “insanlar” orada değiller. Kalacakları bir yer geldiklerinde oluşmamıştı, ama bu günlerde 5ytl kağıt bardak kahve alacakları bir şık kafe ve cok klas bir yemekhane bulabilirler tabi İstanbul’da kendilerine 10 gün geçirecek orada konaklayacak koşulları sağlayabilirlerse.
Yereli globalin kurallari ile gösterişli bir merkeze sürükleyip “yeni evinde oynamaya” davet edip kısa sürede adapte olup, güzel bir gösteri yapmasını beklemek. Güncel sanatımızdaki çarpık ve kanalını şaşırmış kurumsallaşma çabalarında, çok sık maruz kaldığımız bir durum haline geldi. İşin kötü tarafı özellikle bu kurumsallaşma müsrifliğini modelleri ayrıştıramadan,tartışamadan 2010 yılına kadar görecegiz, özellikle İstanbul’da.

Ara not: Santralin “yapay elektriği” ve bilgi üniversitesinin elegant geniş-wide bakışlı, Avrupa merkezli ve ayrıştırmacı eğitim yapısı, yerine inisiyatiflere mekan için acaba başka okullar kurumlar olabilir mi sorusunu hep kendi aramızda tartıştık.
İnisiyatifler için veya bienal için illaki “bienal bir okuldur” bunun pedagojisi bir kurumsal çerçevede altı çizilmelidir, iddiası Hanru’nun ilk görüşmelerinde, ziyaretlerinde de açık edilmişti. 10B, bir okul olacaktı ve zaten ülkemizde açıkları olan Güncel sanatın eğitimsel boyutunu da tartışacaktı. Bunu neden daha uzun yıllar bu ülkenin sanat dinamiğini tetiklemiş okullar değil de santral olarak seçildiğini de düşünmedik değil.
Doğru ya, Marmara Gsf, Mimar Sinan Gsf veya daha yeni yeni parlayan gayet olumlu hareket alanı yaratan Yıldız Teknik Görsel sanatlar … ?
Bu kurumların hepsi konumları dolayısıyla ayrıcalıklı. Yıllar boyu sosyal-sınıfsal fark barındırmadan, mihramını elitleştirmeden sanat eğitimi veren kurumlardı. Üstelik Okulu okul yapan mekanıdır dan yola çıkarsak, tarihsellikleri de vardı. Başlı başına “okul” ve “hoca” sıfatını taşıyan bu karizmatik kurumlar, neden bienalin pedagojik yönünün içerisine giremedi-yi sorguladık, durduk. Ancak bu sorgumuza maalesef yanıtı, içlerinden en güncel sanata yakın olduğunu düşündüğümüz Marmara üniversitesi gsf. verdi. Sanırım yine bir şeyler eksik işliyor ve bize baştan doğru işleyecek kuralları, ayrıştırmaları yapmamızı sağlayacak bir eğitim süreci uzak. Gene iş kendi kendine eğitim ve öncelikli deneyimle ilerlemeye mahkum gözüküyor. Düşe kalka, bolca hata yapıp, dersler alarak kendi başımıza ilerliyoruz. Yapabileceğimiz ve önemsememiz gereken şey sanırım deneyimleri kayda geçirmek, En azından hataları tekrarlamamak veya farkına vardırabilmek için.

Borga Kantürk, Ekim 2007

1 yorum:

adnany dedi ki...

yazdıkların önemli. ama bu tartışmanın K2 "çok iyi" ya da "içeriden" bilmeyenleri, K2'li olamayanları ilgilendiren tarafı çok daha önemli. santralistanbul'daki k2 sunumu tam anlamıyla bir kayıp dünya,
amaçsız bir araziydi. sizin şikayetlerinize ve santralistanbul hayal kırıklığınıza katılmamak; deplasmanda sahaya çıkamama hissinizi anlamamak büyük öküzlük olur ama diğer yandan da her şeyi -tarihi ve emeği- yutan bu canavara karşı gözümün gibi baktığımız K2'yi iki ingiliz adam mı anlatacaktı bana-bize? sonra hiç kimse... "ağır mevzular" ne, k2'de yapılan sergilerin dökümü olsaydı bari bir tek!
borgacım,
k2'den bir intihar ve yeniden doğuş hikayesi bekliyoruz.
lütfen onun da postmodernleşen-globalleşene-globalleşştikçe paketleşemn-patentleşen dünyanın 1 parçası; kariyerleri ayarlama enst.
olmasına izin vermeyelim.
Mİ?

Bu Blogda Ara

Map Of Poverty / Yoksulluk Haritası

Map Of Poverty / Yoksulluk Haritası
"Maps courtesy of www.theodora.com/maps used with permission"