Etiketler
- dergi yazıları (2)
- dergi yazıları (eng) (2)
- fanzin (1)
- gazete eleştiri (1)
- izmir'de güncel sanat (2)
- katalog (2)
- katalog (eng) (2)
- kitap yazıları (3)
- kitap yazıları (eng) (2)
- kitap yazilari (2)
- kitap yazilari (eng) (2)
- röportaj (5)
- sanatci yazilari (eng) (1)
- sanatçı söyleşileri (2)
- sanatçı söyleşileri (eng) (1)
- sanatçı yazıları (4)
röportaj / aralık 2010
Damla Akgül - Borga Kantürk ile röportaj:
Aralık 2010
Damla.Akgül :Çalışmalarınızda özellikle futbola yer verdiğinizi görüyoruz aslında sanatçıların çoğu genellikle toplum tarafından arkalara itilmiş, farkındalığımızın çok az olduğu konulara yönelirler sizin futbol gibi ülkemizde çok rağbet gören bir konuya eğilmenizin sebebi nedir?
Borga Kantürk : Bu soruda bir genelleme yapmışşınız. Sanatçıların aslında hangi konuya yöneldikleri değilde o konuya nasıl yoneldikleri ve o alanda ne şekilde farklı bir odak yarattıklari önemli bence. Futbol siyaset, tutku, bağımlılık, bağlılık, taraf olmak gibi türlü durum ve jestleri barındıran bir alan olarak duruyor. Bu alan uzerinden farklı sosyal kodlar ve gecişler bulmak bilinen dışında kalmış kimi hikayelere ve durumlara yönelmek beni cezbediyor. Yani sınıfsal anlamda da oldukca kapsayıcı bir bölge bu punk kültürü, ya da elit bir kanalı, sosyalizm tarihini, faşist idelojileri, cuntayı veya tutkuya iliskin bir aradalıkları buradan yorumlayabilirsiniz. Bunların hepsi futbolun tanıklık ettigi bir tarihte var. Turist Ömer icinde de futbolu bulabilirsiniz, Orhan Pamuk romanlarında, 12 eylül Türkiye siyaset tarihinde, Brezilya sahillerinde, Mussolini İtalyasında Liverpool'lu liman işcilerinin ya da St. Pauli'li anarşistlerin buluşma noktası olarak futbolu konu edebilirsiniz. Ama işte bu kelimeyi açımlayan içerik hepsinde elbette tek bir anlama sabit değil.
D.A :Diyorsunuz ki ‘Bulunduğun coğrafya ve yaşam koşullarında kendini kamusal ve kurumsal anlamda “gerçek olarak” tanımlayacak sigorta, kazanç ve statüye sahip değilsen, inatla bu alana karşı durarak, dışarısında kaldığın yerden bir şeylerin değişmesi adına çabalıyorsan, gerçeküstü ve muhatap olunmayan bir şeye dönüşebilirsin. Bir düş olabilirsin.’ Bu aslında bir kaç anlama gelebilir. Yani gerçek olmamak, düş olmak sistemi kabul etmeyen sorgulayan düşünen eleştiren bir varlık ya da diğer anlamla hayata tutunamayan statüsü, kazancı olmayan kimselerin sığındığı bir olgu? Tam olarak anlatmak istediğiniz nedir?
B.K : Burada kanımca, Türkiye'nin bugünkü liberal dönüşümüne ilişkin bir sıkıntıdan bahsetmek gerekiyor veya bunu sınıflar arasılık üzerinden kavramaktan. Yani siyasal olanın coğrafi ve etnik kodlanmayacağı ve bunun merkezleştirilmediğinden yerel dirençlerle bir yere oturtulabileceği bir yapının eksikliğinden. Orta sınıfın eridiği bir ekonomik yapı hakim. Bu yapı içinde orta gelirli bir sanatçı kendini ne derece var edebilir, ne derece bir network sağlayabilir, neyin siyasetine odaklanabilirsin? Derdim liberal sistemin arz ve talepleri belirlemiş ve serbestleştirmiş olması. Yani ilgilenebilecek bir konu uzerinde bir odak teşkil ediyorsan tüketilme şansın var. Tüketim alanını dolduracak donelerin varsa, statü kazanman ve destek görmen bir geri dönüş alman kolaylaşıyor. Ama bu liberalleşme iste belirsiz,tanımsız kalmış çok da herkezin odağı olmayacak bir üretim biçimine daha orta sınıf şehirli bir üretim biçimine düşünce pratiğine odaklıysa, yasama şansı giderek köreliyor azalıyor. Ya zenginleşmenin yolunu arayacaksın ya da etnisiteni keşfedeceksin. Ortalama halini koruyup genişlemen yayılman giderek zor bir hal oluyor gibi. Orta sınıfın tükenmesi bu kişilerin zevklerinin sosyalleşme çabalarının, gezinme dolanma ve yaşam zevki üretebilme çabalarının tıkanması ile ilgili gibi. Muhsin bey filmindeki Muhsin bey karakterinin yaşadığı sendrom gibi düşünün bunu. Biraz popüler kültür ve müzikte 80'lerle yasanan durum gibi contemporary art dedigimiz şeyde de 2007-2010 gibi bir tarih aralığında yaşanmaya başlıyor.
D.A :Bloğunuzdan takip edebildiğim kadarıyla hayatı sıkı sıkıya ciddiye alan, hani olur ya yapması gereken işleri olan insanlar, bugünün işini yarına bırakmayan, ciddi, olgun, sert eleştiriler yapmaktan sakınmayan; böyle biriymişsiniz hissine kapılıyoruz. Sanki karşımızdaki alışılagelmiş marjinal sanatçı ya da aktivist kavramını yıkan daha bizden hatta bir memur edası ile ve hayatı fazlasıyla ciddiye alarak da marjinal işler yapılabileceğini gösteren bir sanatçı. Siz nasıl tanımlıyorsunuz kendinizi, nacizane çıkarımlarım için ne söyleyebilirsiniz?
B.K : Hayatla ilgili, ayakta kalmaya ilişkin dertler varsa ve birileri bunu senin adına belirleyip tariflememiş, yürüyeceğin sosyolojik ve siyasal zemini aralığını açmamışsa ya da aileden gelen bir zenginliğin, mülkiyetin, rahatlığın yoksa zaten varolabilmek adına hayatı sıkı sıkıya ciddiye alıyorsun. Ciddiye almama alışkanlığın olsa da yaşın ve farkındalığın ilerledikce, zorla bunu oğrenmeye, araştırmaya kendi yolunu inşa etmeye çalışıyorsun. Taktikler önem taşıyor bu nokta da. Önceki sorunun yanıtında da dediğim gibi ben orta sınıfım. Orta gelir, orta tüketim değerleri, benim taktiklerimi de reflekslerimide etkileyen bir unsur olarak açığa çıkıyor. Sıfır noktasından başlamamış açlık sınırında olmayan bir ekonomik pozisyon, sehirli bir hayat tarzı ve kent içerisinde olmanın yarattığı yerel ve genel konumlar soz konusu. Sıfırda olsam marjinal olma durumu ve daha saldırgan olma hali, yıkım gücü daha yüksek bir tondan konuşuyor olabilirdim. Ya da burdan çıkmak yükselmek icin daha çok sıçrama yapmayı, kavgalar etmeyi, patlamalar gerçekleştirmeyi deneyebilirdim. Tamamen ortadayım neyi patlatayım, ya da nereye sıçrayayım? Sadece bulunduğum bölgeyi süpürmek, temizlemek ve yaşanır kılmak istiyorum. Ben biraz da akdeniz şehri insanıyım, duygusalım daha huzurlu bir alan açmak istiyorum. Kendi alanımı tarif edebilmek, bu alandan dolaşıma girebilmek, dag tepesi yerine, geniş deniz manzarasının yamacını tercih etmek gibi bir sey. Marjinalligin tarifi bu gun icin de tam olarak yapılabilirmi bilemiyorum. Bu donemde marjinal olmak heralde işaretlenmeden direnç ve varlik gösterebilme becerisi olabilir. Mesela 2010 da kultur baskenti İstanbul'u sanatçı olarak terk etmek, O zemine ait olmamayı, yapmamayı, fon almamayı tercih etmek gibi. Ancak marjinalligin parodisi yapilabiliyor bu belirlenmişlik içerisinde. Yani holywood'un para verip ürettiği bir filme bakarak hayran hayran Che'yi Benecio Del Toro performansı olarak izlemek gibi.
D.A :Bize biraz KUTU adlı projenizden bahseder misiniz?
B.K : Anındalık, mobilite hep benim için önemli oldu. Buna büyük kurumsala karşı mikro çatılar altında self-instiutional bir pozisyon kurmak ile lokalden açılan “mütevazi öneriler”, in diğer uluslar arası lokallerdeki benzerleri ile buluşturabilmek, küresel bütüne karşı yerel den yerele ulaşan bir yapı hedefi belki. Bu türde girişimlerimden birisi KUTU'ydu. Kutu taşınabilir sanat mekanı, işaretleme-izlole etme, kendi kendine kurumsallaşma, parazit yapı, mobilite gibi kavramlar üzerine bir jest refleks olarak 2001 yılında başladı. KUTU benim iç sanatçı-küratör fikrine geçişimi sağlayan, kollektif bir projeydi. Aslında taban olarak, 4 sanatçı bir mimar ve bir de tasarımcıdan oluşuyordu bu yapı. Sanatçılar kendi sanatlarını gösterebilmek için kendi mekanlarını üretiyor, üzerini kapatıyor ve izole ediyordu. Farklı mekanlara taşınabilen “kendine ait bir oda” fikrine odaklanıyordu.Bu proje 2001-2008 yılları arasında süre geldi. Yurtiçi ve yurtdışında prestijli sergilere yer aldı ve bir dizi sanatçının üretimleri için değişken mekanlar üretti. Bir bakıma onlara izlenebilmelerini sağlayacak nefes boşluğunu, izolasyonu sağladı
D.A : 'Merhaba iç sıkıntısı' adlı serginizde iletişim eksikliklerine dikkat çekiyorsunuz ve daha önce iletişim ile ilgili duyduğumuz söylemlere ek olarak bu eksiklikte kişinin kendi ile iletişimsizliğine de vurgu yapıyorsunuz. Bu iletişim eksikliğini özellikle insanın kendi içinde yaşadığı iletişimsizliği neye bağlıyorsunuz. Bu bağlamda son zamanlarda özellikle büyük kentlerde yaratılan etrafılı çevrili güvenlikli siteler için ne düşünüyorsunuz? Bu kişinin içsel,kendine benzer sınırlı bir sınıfla sanal bir güven yaratıp iletişimini arttırmaya çalışma çabası mıdır yoksa tam tersi kendini duvarlar arkasına çekip toplumdan kopması bir nevi iletişimsizlik arzusu mudur?
B.K : O sergi yapıldığında 2001 yılıydı ve o zamanlardan bu yana hayatımızda, Türkiye koşullarında da cok fazla değişiklik oldu. İletişim ve iletisim teknolojileri bu bir kültüre bile dönüştü kısa zamanda. Iletişimsizlik meselesine bugün icinden bakarsam, olay dijital dünya ile reel dunyanın cakışmasındaki içiçe varoluşdaki dengesizlikle ilgili. Bu dengesizlik ekonomik adaletsizlikleri de haliyle kapsamış oluyor biraz. Vadedilen sanal iletisim daha ucuz ve daha havalı ve daha da arsız. Ya da biz oyle sanıyoruz buna inandırıldık. Bunun haricinde iletişimsizlik biraz şirketlestirilmiş, iş gücü, kurumların yaptirim gücü, calisma zorunlulukları ile de ilgili. Yani bir telekominikasyon şirketi için geceleri ofiste çalışan, sokağı ile, akrabaları ile iletişim kurma lüksü olmayan, bunun icin ona bedava verilen bir 3g teknolojisi ile bu açığını kapamaya çalışan bir kişiyi düşünün. Bu kişi bu çağın, hayatını maddi açıdan kurtarmış, yırtmış kişisi.
Kalabalik sehirde boğuşmanın, bir yorgunluga dönüştüğü ve buradan kacma arzusunun negatif bir etkiyle tetikledigi kent yasantisi var bir tarafta. (Sanatçı bir arkadaşım, net bir geliri olmadığı için bir alışveriş merkezinde gece 22.00 a kadar kendi mesleği uzmanlığı harici bir alanda calışıyor ve 22.30 da evinde oluyor, haftanın bir gunu izin gunu var ve o gün harici neyle, kim ile ve ne ugruna bir iletisim kurabilecek düşünmek lazım. ) Büyük iş yerleri konuşmanın bile yasak oldugu şirketleşmiş bu yapıların,yerel esnafin yerini alması... Sokağın, park, deniz kenarı veya kamusal olarak özelleştirilmemiş, ticari bir bölgeye dönüştürülmemiş yerlerinin giderek azalması. Bu tip bazı yerlerinde giderek tekinsizlesmesi iletişimi kısıtlıyor. Taksim'de yılbaşı sokağa çıkamamak, Bir mayıs günü mahallende pencereden kafanı uzatamamak, Gülhane parkında piknik yapamamak gibi. Şehirli insanlar en rahat iletişim alanı olarak g-talk, chat, facebook gibi yerleri buluyorlar kendilerine. Burası hem daha ucuz hem de daha patavatsız bir alan.
Bu sizin bahsettiginiz mimari unsurlar, sitelere gelince: Kredi kartları çağının sunduğu bir alan gibi biraz da bu yaşam tarzı. Senin sahip olmadığın, ama oldugunu varsayarak harcadığın bir paranın varolduğu dünyanın konutları.Ömür boyu taksitle, (cebinizdeki olmayan haliyle) size vadedilen krediyle alabileceginiz bir konut, toki evi ya da bir sitedeki bir daire. Şehrin ortasında bir evi alma sanşınız böyle bir yerde küçük bir daire alma şansınızdan daha az. Bunun pahalı ve lüks versiyonlarını da kent kültüründen nasibini almamış, sonradan görme, bir anda zenginliğe ulaşmış bir kesim ya da şehrin dönüşümler geçiren ortamından tedirgin olan, ailesini o tedirginlikten, sınıfsal çatışmadan doğan şiddet ve tacizlerden korumak adına bu siteleri tercih eden bir kesim var. Paran kadar kurgulanabilirsin kısmı çok netleşir oldu. Özellikle 80 sonrası özgürleştirme vaadleriyle. Bu sitelerin, bankaların düşük faizlerinin kredi kartı taksitlerin makulleştirilmesi ve bunların mülki değerlerin olmazsa olmaz olarak ortaya atılmış olması malesef yaşamı standardize ediyor ve bu standart duruş iletişim isteğini tüketip insanları daha da izole ediyor. Bu noktada söz ettiğin iletişimsizlik arzusu bence insan merkezli değil, devlet merkezli kurum merkezli, bir yapı ve giderek de ekonomisi tamamen paraya endeksli bir paylaşım alanına dönüşüyor. İletişimin bile sektöründen söz ediyoruz artık. Basit bir ornek parkta simit yerken buluştuğum bir arkadasımla denize karşı sırt çantamdaki termos içerisindeki kahveyi paylaşamiyorum 3-4 yıldır. Çünkü o daha öncesinde oturduğum bankin yanı başında bir kafe kurulmus ve sandalyeleri ile benim oturacağım bölgeyi işgal etmiş. Her 15dakikada orada vakit geçirmek için illaki bir birseyler tuketmem ve satın almam gerektiğini, en masumane ifadesiyle çay arzu edip etmedigimi soran bir müesse duruyor. Artik o bölgeyi ya terketmek ya da onun sunduğu nimetleri yapacağım ödemeler karşılığında tüketmek zorundayım. Yönetimlerin belirlediği küçük bir alanın paylaşımı ve iletişim üzerindeki etkisi işte.
Mahalle, Ortak şeyleri olmayanların birbirlerine geçiştiği bir alandır. Sivil ve kamusal paylaşımın olduğu bir yerdir aslında sokak. En azından eskilerde böyleydi. İletişim bu beraber yaşama şansından rutini, ayakta kalmayı birarada başarabilme yetisinden çıkardı. Orta sınıfın varlık gösterdiği yıllar. Şimdi bu yokoldu. Yeni bir iletişimden söz etmek zorundayiz artık. 3g yakınlaştırır ama postaneye gidip kart alacağın memur ile olan iletişimini de tamamen yok eder. Rastlantısal ve suprizlere gebe bir iletişim önyargıları da eritir diye düşünüyorum.
D.A :Bir söyleşinizde Doğan Doğan’ın kıyafet ve kıyafetin insanı biçimlendirmesi üzerine yaptığı çalışmadan bahsetmişsiniz. Küreselleşen dünyada gitgide maddeye ve nesneye göre anlam buluyor olmamızı nasıl yorumluyorsunuz?
B.K : Keşke nesneye daha fazla değer verebilsek. Biz nesneye ve maddeye eskisi kadar değer bile veremiyoruz ben tersini düşünüyorum. Değer verdigimiz şey o an için o şeye sahip olabilme duygusu veya o duyguyu bir nesne madde ile gosterebilme. 2 yilda bozulan bir telefonu yada pili şişen, kabloya mahkum olacak bir apple harikasını bir değer olarak göruyoruz. Bundan 4 yıl once fotoğraf çeken telefon ya da turuncu beyaz bir Imac derdimizken şimdi metalik bir macbook teknolojisi veya 3G bir telefon derdimiz oldu. Madde ye anlam bulsak 80lerden kalma kasetlerimizi çoğumuz atmazdık ya da evimizde annemizden babanemizden kalma eski 45likler olurdu. Onları Issız adam filmi moda olduktan sonra yüksek fiyatlara yeniden, geçici bir hevesle almaya çalışmazdık.
D.A :İzmir’den sözederken tavrınızda hem bir İzmir hayranlığı hem de İzmir’e üstten bir bakış seziyoruz. İzmir’le inişli çıkışlı dargın-barışık bir haliniz var diyebilir miyiz?
B.K : Şu an yaşadığım Izmir'e hayran degilim. Hatta bazen çok sıkılıyorum şehrin içinde bulunduğu durumdan. Ama sehirden ve coğrafi pozisyonundan nefret etmiyorum. İnis çıkış evet mevcut, yaşamımla özdeşlestirdiğim bir sey belki de İzmir'de olma durumu. Izmir'i Türkiye'nin Cumhuriyetci ve kimi yerde muhafazakar bir kale ya da gavur İzmir olarak kodlayan bir anlayış değil derdim. Akdenizli sanat mümkünmü o bolgenin yavaş ve sakin direnci ile bir okuma üretme yaşam tarzı geliştirebilirmiyiz biraz derdim o benim. Bu tarz bir işaretleme okuma farkı çeşitlilik olarak şimdinin liberallesen Türkiye sanat ortamında mümkün olabilir mi bunu bilemiyorum . İşte herşey var ortada, herkeze para var, ama bu para, bu alan tam ortada, merkezde. Uzana biliyorsan al deniyor. Uzanmadan küçük işletmeler olarak hayatı sürdürmek mümkünmü ona bakmak. Yani bir adada kurulan bir pazarda o adanın yerlisinin yaninda komşu baska adalardan gelen, farklı kültür ve bölgesel değerlerin birarada çok da pahalı olmayan bir standartta sunuldugu bir yapı düşünün. Bir de her yere aynı formatta kurulmuş her türde kahve ürettiğini söyleyen, bu kültürel değerlerin tümünü kapsadığını iddia eden bir marka var. Bu markanın kapsadığı sınırlar ve lezzetler olarak paylaşıma girmek makullestirilmiş olanı. Sanat piyasasinda var olup biteni buna benzetiyorum.
D.A :İzmiri yaşayan bir sanatçı olarak İzmir’de sanat yapmayı ve İstanbul’da sanat yapmayı avantaj ve dezavantajlarıyla kıyaslayabilir misiniz?
B.K : Izmir'de üretim göstermek problemli. İstanbul'da ise üretebilmek problemli. İzmir sakinlik ve durgunluk sağlıyor. Bu bazen delirtici bir dinginliğe, bekleme süreçlerinde uzun aralıklara ve muhattapsızlığa dönüşüyor. İstanbul'da ise iletişimden boğulup kendini ve günü tüketip izole olamamak ve farklılaşamamak, kendine dönememek gibi bir sorun var. Sürekli yer değistirebilmek en guzeli.
D.A :Hayat bakışınızı yönlendiren ve çalışmalarınıza kilit oluşturan bir temel fikir çatınız ya da felsefeniz var mıdır? Nedir?
B.K : Farkedebilmek, dönüştürebilmek, müdahale edebilmek, önemli jestler benim için. Ama bunlari açıklarken sanırım çok net bir temel yanıtım yok. Yaşamsal jestler önemli benim icin, bir çesit 60lar kavramsal sanatının yaşamı içine alan, soluyan jestleri. Bu günlerde bize romantik gelen varoluş biçimleri. Bunun bir illüzyon olarak hayata enjekte edilebilme girişimi veya hayatın içinden bir yerden özel bir anın, durumun bulunup çıkarılabilmesi, dönüştürülebilmesi. Tutkulu olma halinin, tavırlarında ortaya koyduklarınla hayata mudahale edebilme çabası.
Aralık 2010
Damla.Akgül :Çalışmalarınızda özellikle futbola yer verdiğinizi görüyoruz aslında sanatçıların çoğu genellikle toplum tarafından arkalara itilmiş, farkındalığımızın çok az olduğu konulara yönelirler sizin futbol gibi ülkemizde çok rağbet gören bir konuya eğilmenizin sebebi nedir?
Borga Kantürk : Bu soruda bir genelleme yapmışşınız. Sanatçıların aslında hangi konuya yöneldikleri değilde o konuya nasıl yoneldikleri ve o alanda ne şekilde farklı bir odak yarattıklari önemli bence. Futbol siyaset, tutku, bağımlılık, bağlılık, taraf olmak gibi türlü durum ve jestleri barındıran bir alan olarak duruyor. Bu alan uzerinden farklı sosyal kodlar ve gecişler bulmak bilinen dışında kalmış kimi hikayelere ve durumlara yönelmek beni cezbediyor. Yani sınıfsal anlamda da oldukca kapsayıcı bir bölge bu punk kültürü, ya da elit bir kanalı, sosyalizm tarihini, faşist idelojileri, cuntayı veya tutkuya iliskin bir aradalıkları buradan yorumlayabilirsiniz. Bunların hepsi futbolun tanıklık ettigi bir tarihte var. Turist Ömer icinde de futbolu bulabilirsiniz, Orhan Pamuk romanlarında, 12 eylül Türkiye siyaset tarihinde, Brezilya sahillerinde, Mussolini İtalyasında Liverpool'lu liman işcilerinin ya da St. Pauli'li anarşistlerin buluşma noktası olarak futbolu konu edebilirsiniz. Ama işte bu kelimeyi açımlayan içerik hepsinde elbette tek bir anlama sabit değil.
D.A :Diyorsunuz ki ‘Bulunduğun coğrafya ve yaşam koşullarında kendini kamusal ve kurumsal anlamda “gerçek olarak” tanımlayacak sigorta, kazanç ve statüye sahip değilsen, inatla bu alana karşı durarak, dışarısında kaldığın yerden bir şeylerin değişmesi adına çabalıyorsan, gerçeküstü ve muhatap olunmayan bir şeye dönüşebilirsin. Bir düş olabilirsin.’ Bu aslında bir kaç anlama gelebilir. Yani gerçek olmamak, düş olmak sistemi kabul etmeyen sorgulayan düşünen eleştiren bir varlık ya da diğer anlamla hayata tutunamayan statüsü, kazancı olmayan kimselerin sığındığı bir olgu? Tam olarak anlatmak istediğiniz nedir?
B.K : Burada kanımca, Türkiye'nin bugünkü liberal dönüşümüne ilişkin bir sıkıntıdan bahsetmek gerekiyor veya bunu sınıflar arasılık üzerinden kavramaktan. Yani siyasal olanın coğrafi ve etnik kodlanmayacağı ve bunun merkezleştirilmediğinden yerel dirençlerle bir yere oturtulabileceği bir yapının eksikliğinden. Orta sınıfın eridiği bir ekonomik yapı hakim. Bu yapı içinde orta gelirli bir sanatçı kendini ne derece var edebilir, ne derece bir network sağlayabilir, neyin siyasetine odaklanabilirsin? Derdim liberal sistemin arz ve talepleri belirlemiş ve serbestleştirmiş olması. Yani ilgilenebilecek bir konu uzerinde bir odak teşkil ediyorsan tüketilme şansın var. Tüketim alanını dolduracak donelerin varsa, statü kazanman ve destek görmen bir geri dönüş alman kolaylaşıyor. Ama bu liberalleşme iste belirsiz,tanımsız kalmış çok da herkezin odağı olmayacak bir üretim biçimine daha orta sınıf şehirli bir üretim biçimine düşünce pratiğine odaklıysa, yasama şansı giderek köreliyor azalıyor. Ya zenginleşmenin yolunu arayacaksın ya da etnisiteni keşfedeceksin. Ortalama halini koruyup genişlemen yayılman giderek zor bir hal oluyor gibi. Orta sınıfın tükenmesi bu kişilerin zevklerinin sosyalleşme çabalarının, gezinme dolanma ve yaşam zevki üretebilme çabalarının tıkanması ile ilgili gibi. Muhsin bey filmindeki Muhsin bey karakterinin yaşadığı sendrom gibi düşünün bunu. Biraz popüler kültür ve müzikte 80'lerle yasanan durum gibi contemporary art dedigimiz şeyde de 2007-2010 gibi bir tarih aralığında yaşanmaya başlıyor.
D.A :Bloğunuzdan takip edebildiğim kadarıyla hayatı sıkı sıkıya ciddiye alan, hani olur ya yapması gereken işleri olan insanlar, bugünün işini yarına bırakmayan, ciddi, olgun, sert eleştiriler yapmaktan sakınmayan; böyle biriymişsiniz hissine kapılıyoruz. Sanki karşımızdaki alışılagelmiş marjinal sanatçı ya da aktivist kavramını yıkan daha bizden hatta bir memur edası ile ve hayatı fazlasıyla ciddiye alarak da marjinal işler yapılabileceğini gösteren bir sanatçı. Siz nasıl tanımlıyorsunuz kendinizi, nacizane çıkarımlarım için ne söyleyebilirsiniz?
B.K : Hayatla ilgili, ayakta kalmaya ilişkin dertler varsa ve birileri bunu senin adına belirleyip tariflememiş, yürüyeceğin sosyolojik ve siyasal zemini aralığını açmamışsa ya da aileden gelen bir zenginliğin, mülkiyetin, rahatlığın yoksa zaten varolabilmek adına hayatı sıkı sıkıya ciddiye alıyorsun. Ciddiye almama alışkanlığın olsa da yaşın ve farkındalığın ilerledikce, zorla bunu oğrenmeye, araştırmaya kendi yolunu inşa etmeye çalışıyorsun. Taktikler önem taşıyor bu nokta da. Önceki sorunun yanıtında da dediğim gibi ben orta sınıfım. Orta gelir, orta tüketim değerleri, benim taktiklerimi de reflekslerimide etkileyen bir unsur olarak açığa çıkıyor. Sıfır noktasından başlamamış açlık sınırında olmayan bir ekonomik pozisyon, sehirli bir hayat tarzı ve kent içerisinde olmanın yarattığı yerel ve genel konumlar soz konusu. Sıfırda olsam marjinal olma durumu ve daha saldırgan olma hali, yıkım gücü daha yüksek bir tondan konuşuyor olabilirdim. Ya da burdan çıkmak yükselmek icin daha çok sıçrama yapmayı, kavgalar etmeyi, patlamalar gerçekleştirmeyi deneyebilirdim. Tamamen ortadayım neyi patlatayım, ya da nereye sıçrayayım? Sadece bulunduğum bölgeyi süpürmek, temizlemek ve yaşanır kılmak istiyorum. Ben biraz da akdeniz şehri insanıyım, duygusalım daha huzurlu bir alan açmak istiyorum. Kendi alanımı tarif edebilmek, bu alandan dolaşıma girebilmek, dag tepesi yerine, geniş deniz manzarasının yamacını tercih etmek gibi bir sey. Marjinalligin tarifi bu gun icin de tam olarak yapılabilirmi bilemiyorum. Bu donemde marjinal olmak heralde işaretlenmeden direnç ve varlik gösterebilme becerisi olabilir. Mesela 2010 da kultur baskenti İstanbul'u sanatçı olarak terk etmek, O zemine ait olmamayı, yapmamayı, fon almamayı tercih etmek gibi. Ancak marjinalligin parodisi yapilabiliyor bu belirlenmişlik içerisinde. Yani holywood'un para verip ürettiği bir filme bakarak hayran hayran Che'yi Benecio Del Toro performansı olarak izlemek gibi.
D.A :Bize biraz KUTU adlı projenizden bahseder misiniz?
B.K : Anındalık, mobilite hep benim için önemli oldu. Buna büyük kurumsala karşı mikro çatılar altında self-instiutional bir pozisyon kurmak ile lokalden açılan “mütevazi öneriler”, in diğer uluslar arası lokallerdeki benzerleri ile buluşturabilmek, küresel bütüne karşı yerel den yerele ulaşan bir yapı hedefi belki. Bu türde girişimlerimden birisi KUTU'ydu. Kutu taşınabilir sanat mekanı, işaretleme-izlole etme, kendi kendine kurumsallaşma, parazit yapı, mobilite gibi kavramlar üzerine bir jest refleks olarak 2001 yılında başladı. KUTU benim iç sanatçı-küratör fikrine geçişimi sağlayan, kollektif bir projeydi. Aslında taban olarak, 4 sanatçı bir mimar ve bir de tasarımcıdan oluşuyordu bu yapı. Sanatçılar kendi sanatlarını gösterebilmek için kendi mekanlarını üretiyor, üzerini kapatıyor ve izole ediyordu. Farklı mekanlara taşınabilen “kendine ait bir oda” fikrine odaklanıyordu.Bu proje 2001-2008 yılları arasında süre geldi. Yurtiçi ve yurtdışında prestijli sergilere yer aldı ve bir dizi sanatçının üretimleri için değişken mekanlar üretti. Bir bakıma onlara izlenebilmelerini sağlayacak nefes boşluğunu, izolasyonu sağladı
D.A : 'Merhaba iç sıkıntısı' adlı serginizde iletişim eksikliklerine dikkat çekiyorsunuz ve daha önce iletişim ile ilgili duyduğumuz söylemlere ek olarak bu eksiklikte kişinin kendi ile iletişimsizliğine de vurgu yapıyorsunuz. Bu iletişim eksikliğini özellikle insanın kendi içinde yaşadığı iletişimsizliği neye bağlıyorsunuz. Bu bağlamda son zamanlarda özellikle büyük kentlerde yaratılan etrafılı çevrili güvenlikli siteler için ne düşünüyorsunuz? Bu kişinin içsel,kendine benzer sınırlı bir sınıfla sanal bir güven yaratıp iletişimini arttırmaya çalışma çabası mıdır yoksa tam tersi kendini duvarlar arkasına çekip toplumdan kopması bir nevi iletişimsizlik arzusu mudur?
B.K : O sergi yapıldığında 2001 yılıydı ve o zamanlardan bu yana hayatımızda, Türkiye koşullarında da cok fazla değişiklik oldu. İletişim ve iletisim teknolojileri bu bir kültüre bile dönüştü kısa zamanda. Iletişimsizlik meselesine bugün icinden bakarsam, olay dijital dünya ile reel dunyanın cakışmasındaki içiçe varoluşdaki dengesizlikle ilgili. Bu dengesizlik ekonomik adaletsizlikleri de haliyle kapsamış oluyor biraz. Vadedilen sanal iletisim daha ucuz ve daha havalı ve daha da arsız. Ya da biz oyle sanıyoruz buna inandırıldık. Bunun haricinde iletişimsizlik biraz şirketlestirilmiş, iş gücü, kurumların yaptirim gücü, calisma zorunlulukları ile de ilgili. Yani bir telekominikasyon şirketi için geceleri ofiste çalışan, sokağı ile, akrabaları ile iletişim kurma lüksü olmayan, bunun icin ona bedava verilen bir 3g teknolojisi ile bu açığını kapamaya çalışan bir kişiyi düşünün. Bu kişi bu çağın, hayatını maddi açıdan kurtarmış, yırtmış kişisi.
Kalabalik sehirde boğuşmanın, bir yorgunluga dönüştüğü ve buradan kacma arzusunun negatif bir etkiyle tetikledigi kent yasantisi var bir tarafta. (Sanatçı bir arkadaşım, net bir geliri olmadığı için bir alışveriş merkezinde gece 22.00 a kadar kendi mesleği uzmanlığı harici bir alanda calışıyor ve 22.30 da evinde oluyor, haftanın bir gunu izin gunu var ve o gün harici neyle, kim ile ve ne ugruna bir iletisim kurabilecek düşünmek lazım. ) Büyük iş yerleri konuşmanın bile yasak oldugu şirketleşmiş bu yapıların,yerel esnafin yerini alması... Sokağın, park, deniz kenarı veya kamusal olarak özelleştirilmemiş, ticari bir bölgeye dönüştürülmemiş yerlerinin giderek azalması. Bu tip bazı yerlerinde giderek tekinsizlesmesi iletişimi kısıtlıyor. Taksim'de yılbaşı sokağa çıkamamak, Bir mayıs günü mahallende pencereden kafanı uzatamamak, Gülhane parkında piknik yapamamak gibi. Şehirli insanlar en rahat iletişim alanı olarak g-talk, chat, facebook gibi yerleri buluyorlar kendilerine. Burası hem daha ucuz hem de daha patavatsız bir alan.
Bu sizin bahsettiginiz mimari unsurlar, sitelere gelince: Kredi kartları çağının sunduğu bir alan gibi biraz da bu yaşam tarzı. Senin sahip olmadığın, ama oldugunu varsayarak harcadığın bir paranın varolduğu dünyanın konutları.Ömür boyu taksitle, (cebinizdeki olmayan haliyle) size vadedilen krediyle alabileceginiz bir konut, toki evi ya da bir sitedeki bir daire. Şehrin ortasında bir evi alma sanşınız böyle bir yerde küçük bir daire alma şansınızdan daha az. Bunun pahalı ve lüks versiyonlarını da kent kültüründen nasibini almamış, sonradan görme, bir anda zenginliğe ulaşmış bir kesim ya da şehrin dönüşümler geçiren ortamından tedirgin olan, ailesini o tedirginlikten, sınıfsal çatışmadan doğan şiddet ve tacizlerden korumak adına bu siteleri tercih eden bir kesim var. Paran kadar kurgulanabilirsin kısmı çok netleşir oldu. Özellikle 80 sonrası özgürleştirme vaadleriyle. Bu sitelerin, bankaların düşük faizlerinin kredi kartı taksitlerin makulleştirilmesi ve bunların mülki değerlerin olmazsa olmaz olarak ortaya atılmış olması malesef yaşamı standardize ediyor ve bu standart duruş iletişim isteğini tüketip insanları daha da izole ediyor. Bu noktada söz ettiğin iletişimsizlik arzusu bence insan merkezli değil, devlet merkezli kurum merkezli, bir yapı ve giderek de ekonomisi tamamen paraya endeksli bir paylaşım alanına dönüşüyor. İletişimin bile sektöründen söz ediyoruz artık. Basit bir ornek parkta simit yerken buluştuğum bir arkadasımla denize karşı sırt çantamdaki termos içerisindeki kahveyi paylaşamiyorum 3-4 yıldır. Çünkü o daha öncesinde oturduğum bankin yanı başında bir kafe kurulmus ve sandalyeleri ile benim oturacağım bölgeyi işgal etmiş. Her 15dakikada orada vakit geçirmek için illaki bir birseyler tuketmem ve satın almam gerektiğini, en masumane ifadesiyle çay arzu edip etmedigimi soran bir müesse duruyor. Artik o bölgeyi ya terketmek ya da onun sunduğu nimetleri yapacağım ödemeler karşılığında tüketmek zorundayım. Yönetimlerin belirlediği küçük bir alanın paylaşımı ve iletişim üzerindeki etkisi işte.
Mahalle, Ortak şeyleri olmayanların birbirlerine geçiştiği bir alandır. Sivil ve kamusal paylaşımın olduğu bir yerdir aslında sokak. En azından eskilerde böyleydi. İletişim bu beraber yaşama şansından rutini, ayakta kalmayı birarada başarabilme yetisinden çıkardı. Orta sınıfın varlık gösterdiği yıllar. Şimdi bu yokoldu. Yeni bir iletişimden söz etmek zorundayiz artık. 3g yakınlaştırır ama postaneye gidip kart alacağın memur ile olan iletişimini de tamamen yok eder. Rastlantısal ve suprizlere gebe bir iletişim önyargıları da eritir diye düşünüyorum.
D.A :Bir söyleşinizde Doğan Doğan’ın kıyafet ve kıyafetin insanı biçimlendirmesi üzerine yaptığı çalışmadan bahsetmişsiniz. Küreselleşen dünyada gitgide maddeye ve nesneye göre anlam buluyor olmamızı nasıl yorumluyorsunuz?
B.K : Keşke nesneye daha fazla değer verebilsek. Biz nesneye ve maddeye eskisi kadar değer bile veremiyoruz ben tersini düşünüyorum. Değer verdigimiz şey o an için o şeye sahip olabilme duygusu veya o duyguyu bir nesne madde ile gosterebilme. 2 yilda bozulan bir telefonu yada pili şişen, kabloya mahkum olacak bir apple harikasını bir değer olarak göruyoruz. Bundan 4 yıl once fotoğraf çeken telefon ya da turuncu beyaz bir Imac derdimizken şimdi metalik bir macbook teknolojisi veya 3G bir telefon derdimiz oldu. Madde ye anlam bulsak 80lerden kalma kasetlerimizi çoğumuz atmazdık ya da evimizde annemizden babanemizden kalma eski 45likler olurdu. Onları Issız adam filmi moda olduktan sonra yüksek fiyatlara yeniden, geçici bir hevesle almaya çalışmazdık.
D.A :İzmir’den sözederken tavrınızda hem bir İzmir hayranlığı hem de İzmir’e üstten bir bakış seziyoruz. İzmir’le inişli çıkışlı dargın-barışık bir haliniz var diyebilir miyiz?
B.K : Şu an yaşadığım Izmir'e hayran degilim. Hatta bazen çok sıkılıyorum şehrin içinde bulunduğu durumdan. Ama sehirden ve coğrafi pozisyonundan nefret etmiyorum. İnis çıkış evet mevcut, yaşamımla özdeşlestirdiğim bir sey belki de İzmir'de olma durumu. Izmir'i Türkiye'nin Cumhuriyetci ve kimi yerde muhafazakar bir kale ya da gavur İzmir olarak kodlayan bir anlayış değil derdim. Akdenizli sanat mümkünmü o bolgenin yavaş ve sakin direnci ile bir okuma üretme yaşam tarzı geliştirebilirmiyiz biraz derdim o benim. Bu tarz bir işaretleme okuma farkı çeşitlilik olarak şimdinin liberallesen Türkiye sanat ortamında mümkün olabilir mi bunu bilemiyorum . İşte herşey var ortada, herkeze para var, ama bu para, bu alan tam ortada, merkezde. Uzana biliyorsan al deniyor. Uzanmadan küçük işletmeler olarak hayatı sürdürmek mümkünmü ona bakmak. Yani bir adada kurulan bir pazarda o adanın yerlisinin yaninda komşu baska adalardan gelen, farklı kültür ve bölgesel değerlerin birarada çok da pahalı olmayan bir standartta sunuldugu bir yapı düşünün. Bir de her yere aynı formatta kurulmuş her türde kahve ürettiğini söyleyen, bu kültürel değerlerin tümünü kapsadığını iddia eden bir marka var. Bu markanın kapsadığı sınırlar ve lezzetler olarak paylaşıma girmek makullestirilmiş olanı. Sanat piyasasinda var olup biteni buna benzetiyorum.
D.A :İzmiri yaşayan bir sanatçı olarak İzmir’de sanat yapmayı ve İstanbul’da sanat yapmayı avantaj ve dezavantajlarıyla kıyaslayabilir misiniz?
B.K : Izmir'de üretim göstermek problemli. İstanbul'da ise üretebilmek problemli. İzmir sakinlik ve durgunluk sağlıyor. Bu bazen delirtici bir dinginliğe, bekleme süreçlerinde uzun aralıklara ve muhattapsızlığa dönüşüyor. İstanbul'da ise iletişimden boğulup kendini ve günü tüketip izole olamamak ve farklılaşamamak, kendine dönememek gibi bir sorun var. Sürekli yer değistirebilmek en guzeli.
D.A :Hayat bakışınızı yönlendiren ve çalışmalarınıza kilit oluşturan bir temel fikir çatınız ya da felsefeniz var mıdır? Nedir?
B.K : Farkedebilmek, dönüştürebilmek, müdahale edebilmek, önemli jestler benim için. Ama bunlari açıklarken sanırım çok net bir temel yanıtım yok. Yaşamsal jestler önemli benim icin, bir çesit 60lar kavramsal sanatının yaşamı içine alan, soluyan jestleri. Bu günlerde bize romantik gelen varoluş biçimleri. Bunun bir illüzyon olarak hayata enjekte edilebilme girişimi veya hayatın içinden bir yerden özel bir anın, durumun bulunup çıkarılabilmesi, dönüştürülebilmesi. Tutkulu olma halinin, tavırlarında ortaya koyduklarınla hayata mudahale edebilme çabası.
İzmir Güncel Sanat Hareketleri üzerine detaylı bir inceleme:
Beklenen Şarkı; Aynı nakarat (*) - Borga Kantürk
Bu yazı 27.09.2010- 30.11.2010 tarihleri arasında gerçekleşen Portİzmir: Çağdaş Sanat Trienali'nin ikincisi için hazırlanmış sergi kitabında yer alması adına oluşturulmuştur.
Okur için giriş notu:
31 Kasım 2009 - 17 Mayıs 2010 tarihleri boyunca yaşadığım askerlik sürecinde tamamen uzaklaştığım İzmir'e ve bellek araştırmalarına siz sevgili okurlar eşliğinde geri dönüş yapıyorum. Aradan geçen yüz elliyi aşkın gün sonrasında... Sizlerle beraber, tanığı ve aktörlerinden biri olduğum İzmir güncel sanat yaşamına ait kulaktan dolma belleğe bir geri-sarış yapacağım. Bu tıpkı dvd-ekstralarındaki özel seçeneklerde olan oyuncu ve yönetmenin yorumuyla filmi tekrar izlemek gibi bir şey olacak Bir çeşit anımsatma/anımsama terapisi.
Öncelikle, yazdığım bu şeyin siz okurları çok mutlu edecek bir metin olmadığını söylemem gerek. Kasvetli ve demoralize edici saptamalar, uzun, biraz da açık uçlu, sınırları net olmayan bir araştırma alanı üzerine odaklanan bazı notlar ile karşı karşıyasınız.
Bu notlarda konu edilen olaylar son on yıl içerisinde gerçekleşen kimi kırılmalara, yaşanan olumlu olumsuz dönüşümlere tekabül etmektedir.
1
Bellek, Alternatifler ve İzmir:
İzmir güncel sanatı hakkında tarihsel veri ve bellek eksikliği olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle de sınıflandırma ve tarif etme konusunda bariz bir netsizlik söz konusu. Buradaki tarifsizlik: neyin ne kadar ana akım, bağımsız ya da kolektif olabileceği ile ilişkili. Bu alanda tasnif yapma alışkanlığı olmayınca da, ortaya tam tanımlanamamış bir “alternatif” olgusu çıkıyor... Bu şehir için sanat adına alternatif açılımların ne olabileceği, dışarıdan bakıldığında tahmin edilebilir, yorumlanabilir gözüküyor. Ancak bu tarihi içerden yaşayan kişi olarak gözlemlemek, deneyimleyip, kayda geçiremek, yorumlamak, henüz İzmir için birileri tarafından yapılmamış bir şey.
Alternatifin kapsayacağı şeyden söz etmek için önce işleyen bir sistemin varlığını kabul etmek gerekir. Ki bu türevde bir kurumsallaşmanın, sistemin inşası zaten İzmir'de yapılamamış. Sanırım bu yüzden, İzmir için alternatif oluşumların, sistem dışı yapılanmaların yaşadığı en büyük sorun, kendilerini tarif edecek ve ne amaca hizmet ettiklerini farkettirecek bir güç olarak kurumsal yapıları karşılarında bulamamaları. İşte bu onların alan kayması ve ilgi sapması yaşamalarına yol açıyor.
Buna ilişkin bir diyalog, Azra Tüzünoğlu'nun düzenlediği, Ayça İnce moderatörlüğünde İstanbul’da gerçekleşen genç küratörler konuşması esnasında, İzmir ve alternatif modeller üzerine odaklanıldığında bir soru olarak gündeme taşınmıştı.1 Azra Tüzünoğlu: “2003’den itibaren K2 sanat merkezi neyin alternatifiydi?” sorusunu gündeme getirmişti. Haliyle dışarıdan bakan bir göz olarak, yapılan bunca sergi ve etkinlik sonrasında bunun sırrını öğrenmek istiyordu. Ancak benim görüşüme göre K2 aslında alternatifsizlik üzerine varolan deneysel ve çok katılımlı bir mekan olarak ele alınabilirdi. Bunun nedeni; K2 etkinliklerini kurumsal, köhne, bozulmuş bir galeri sistemine, ticarileşmiş bir sanat pazarına alternatif olsun, karşı durulsun diye yapmıyordu. Çünkü eleştirilecek işleyen, iyi ya da kötü sistem yoktu. 90'lı yıllardan beri açık ticari galeri sayısı bir elin parmaklarını bile geçmeyecek kadar azdı. K2 sistem karşıtı gibi gözüken ancak İzmir için kendi programını planlayıp gündeme getiren tek organize yapı olarak ikibinlerin ilk on yılını geçirdi.
Birkaç gün önce Eduardo Galeano'nun “Kucaklaşmanın Kitabı”nda yer alan Afrika atasözü dikkatimi çekti: “Aslanlar, kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar av tarihleri hep avcıyı övecektir.”2 Bu konuyla ilişkilenebilir geldi birden ve İzmir'i temsilen çağrıldığım etkinliklerde yaşadığım kimi diyalogları hatırladım. İzmir güncel sanat yazımı ve yayıncılığı oluşup kayda veri sokulmadıkça, müze ve galeri kataloglarındaki birkaç satırlık belirleyici yazılar ve tahmini uzaktan saptamalara muhtaç bir bozuk bellek inşa edilmesi kaçınılmaz.
2
İzmir'de imkansızı talep etme becerisi ve gerçekçilik, gerçeklik:3
Gerçek olduğunu bilirsen, imkansız olabilmek daha kolay inanılabilir bir şey. En azından gerçeksin.
Peki ya gerçekliğinden emin değilsen?
Bulunduğun coğrafya ve yaşam koşullarında kendini kamusal ve kurumsal anlamda “gerçek olarak” tanımlayacak sigorta, kazanç ve statüye sahip değilsen, inatla bu alana karşı durarak, dışarısında kaldığın yerden bir şeylerin değişmesi adına çabalıyorsan, gerçeküstü ve muhatap olunmayan bir şeye dönüşebilirsin. Bir düş olabilirsin. İzmir'in güncel sanat ile imtihanı hep bu düş peşindeki insanlar ve onların zaman zaman belirip tuhaf bir zamanda netleşemeyip kaybolmalarına yol açıyor. İzmir tam da kötü zamanlarda güzel uykusundan uyanıyor.
Diğer bir yandan, İzmir kent kültür politikalarının altında yatan, bastırılmış ego: Ya hep ya hiççi alışkanlıklardan ötürü, “Biz de en büyüğünü, makro ölçeklisini yaparız!” iddiasının gündeme gelmesine yol açıyor. Örnek: İzmir'de kurumsal destekli büyük ölçekli hedeflere sahip sanat etkinlikleri. Bu etkinliklerin hemen hemen hepsinde; uluslararası tepkiyi hedefleyen, yılda veya iki yılda bir gerçekleştirilmeye çalışılan, bu amaç adına zorlukla bütçe bulunan, sonra da bu bütçeyi bir çırpıda sonuna kadar harcayan bir strateji hakim. Bir istikrar kurulmadan işlemesi zor gözüküyor. Biraz daha gerçekçi olmak gerek. Genelde küskün ve çoğu zaman beklentilerini yitirmiş, bu sebeple de kibirli olabilen İzmir sanat izleyicisinin ilgisini çekebilmek ve beklentilerini doyurmak için bu gerekli. Devamlılığın ve sabırlı çalışmanın, bu alanda para ve emek harcamanın bir geleneğe oturması lazım.
2,5
Devamlılık Adına Radikal Arayışlar veya Olmayacak Duaya Amin Demek:
İyi kurulmuş, derdinin ne olduğu belli olan, küçük ölçekli sergilerin eğiticiliği önemli. Ancak siz bunları sadece yılda bir yapılacak büyük ana etkinliklerin yan sergisi olarak gündeme getirirseniz, bu büyük etkinlik bittiğinde de küratör ve sanatçılara ve de o geçici kullanılan sergi mekanına geri-dönüş, taçlandırılmış bir bellek verememiş olursunuz. Bir geleneği oluşamaz. İşte bu noktada imkansız talepler gerçeğe dönüşemez. Ancak belgelere kaydedildikçe, bir kültüre dönüştükçe hayat bulur. Gerçek olur. Adnan Yıldız'ın küratörlüğünde gerçekleşen “Kayıt Dışı” adlı sergi4, Port İzmir'in 5 paralel etkinliğiydi. Evet, tam olarak da kayıt dışı kalmıştı. Eş zamanlı etkinlikler o kadar çoktu ki, bir anda yaşanan kalabalıktan ötürü farkedilemedi, ekstra değer ve farkındalık üretemedi. Belki serginin ismi bunu baştan kabul ediyordu, bunun ironisini de yapıyordu. Oysa ki ne kadar doğru bir sergi modeliydi. Az bütçe-öz deneyim barındıran, küçük ölçekli ama mekanına hakim ve önemli sanatçıları barındıran bir sergi. Hatta Adnan Yıldız'ın devam eden araştırma sürecinin bir ayağı olarak ileriye yönelik genişletilebilir bir kulvardı. Sonrasında bu mekan-Çetin Emeç Sanat Galerisi, kendi yerel lokal çehresine, yönetimsel programsızlığına geri döndü. Güncel sanatla ilişkisi olmayan, yerel ve geleneksel görüşlerin kötü örnekleri olan kimi sergiler yaptılar. Bu sergiler mekan ile belleği ne tam olarak paylaştı ne de mekanın belleğine kazındı. Belleğe kazıma eylemi üzerine geçmişten bir örnek olarak Hüseyin Alptekin'in Şantiye Galeri’de, mekanın duvarlarına bir dizi kullanılmış sabunu iliştirdiği ve beraberinde kokularını, izlerini mekana bıraktığı çalışması anımsanabilir.6
Şantiye Galeri 1995-96 yılları arasında faaliyet gösterdi ve şehirde güncel sanat adına bir bellek olarak zihinlerde alternatif kurumsal bir yapıyı işaret etti. Geçiciliğinin bilincindeydi, bütün elindekileri bu süreç ve zemin üzerine kurdu. Belirli bir periyod çok yüksek bütçeli olmayan kişisel sergiler yaptı. Enerjisini etap etap kapanacağı tarihe kadar yaydı. Ve sonucunda da bir konsept kitap ile kayda geçti. Sanatçıların şehir ve mekan ile aralarında geçen bellek ve empatiyi taçlandırdı. Ve yıllar sonra, biz hala bu sürece referans veriyoruz. İyi ki de sınırlı sayıda olan o kitabı basmışlardı.
3
Kurumsallaşma ve İzmir üzerine:
K2 için 2002'den 2007'ye kadar çalıştım. Bu süreçte yer alma nedenim, bu yapılanma sayesinde şehir ve güncel sanat politikası üzerine odaklanmaktı. Bu, şehri de yeniden ciddi bir şekilde düşündürebilirdi (Bu tür girişimler 90'lı yıllarda biraz biraz gerçekleştirilmiş, sonra devamlılığı sağlayamamış ve bu düşünceler umutsuzluktan unutulmuş veya rafa kalkmıştı). Bu bakımdan K2 için ilk etkinlik bir söyleşi idi. “Kurumsallaşma denemesi olarak sanat üretimi” başlıklı, Vasıf Kortun'un konuşmacı olarak katıldığı bu etkinlik K2-sanat ve kurum üçgeninin nasıl kurulabileceği üzerine ilk girizgahı yapacaktı. Bu konuda İzmir ve 2000'lerde güncel sanat üretimi yapan yeni kuşak için bilgi ve referans akışı yoktu. Bu kuşak bütün bu süreci yaparak öğrenmek zorundaydı ve yaşayarak deneyimlemesi (okuyarak beklemenin alternatifi olarak) gerekiyordu.
K2 işte bu noktadan doğdu: Belki bu alanda hem pedagoji hem de kolektif bir güç yaratmak adına... Hem okul, hem proje alanı, hem galeri, hem ofis hem de atölye olmaya çalışmak... Tam bir araştırma zemini... Hepsinin temel dayanağı yoksunluktu. Alternatifler kendi içinde parçalara ayrıldı ve zamanla kendi yollarını çizdi. 2002-2004'te başkaydı. 2005-2007'de bir şeylerin yapılabileceğini bir model olarak gösterdi. Sonrasında, bilgi, öğrenme ve kendi kanalını bulma çabaları ile tüm bu ortaklık netleşti ve başka bir yere kaydı, ayrıştı. Şimdi hepimiz daha başka bir yerdeyiz ve değişim tekrar başlıyor.
4
Lokalden, küresele: İzmir ve Muhatapsızlık:
İzmir (ve Türkiye'nin bir çok şehri) için eğitim kurumlarında, özellikle üniversitelerde disipliner altyapının kurulmamış olması sözkonusu. Farklı departmanların uzak birimler olması, sosyal bilimler, sanat, teori ve tarih alanlarının birbiriyle zayıf ilişkileri, bu alandaki çok sesli yapılanmaların kolay kolay varolamamasına yol açmakta. Fakültelerin Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat ve Siyaset Tarihi bölümleri, Kültürel Antropoloji gibi günümüz sanatının üretimi ile içiçe düşünülmesi gereken birimler İzmir'de sadece mentalite olarak değil, fiziki olarak da güzel sanatlar eğitimi veren kurumlardan uzak tutulmuş. Bu kapalılık ve eğitimdeki yalnızlık güncel sanat üretimi ile alakadar kişileri “kendin-yap” modeline ister istemez kaydırmıştır.
Önce 2002'den itibaren “Kutu - taşınabilir sanat mekanı”7, “K2”, sonrasında “49A”8 ve “Agora9 gibi sanatçı mekanları, “Underscene-Project”10 gibi sürdürülebilir proje-arşivler, sanatçıların kuruculuğunu üstlendiği yapılar olarak bu muhatapsızlık ve iletişimsizlik ortamı içerisinde kendi iletişim ağlarını, sergileme alanlarını kurmak adına önemliydiler.
Burada bir parantez açacağım; kurumların sanatçılar tarafından işletilmesi, genişletilip kurallarının yumuşatılması ve bulanıklaştırılması, bir çeşit kişisel defans ve hücum presi olarak algılanmalı. Kurumsal yapılar ve bunun üzerine kurulan sistemler, ağlar her zaman var olacak (olmayan yerlerde de oluşturulacak, bu kaçınılmaz.) Sanatçılar olarak bu kurumsal stratejilerin bilinmesi ve deneyimlenmesi ile ne şekilde pozisyon alarak, bu yapıyı nasıl dönüştürebilir ve de alanı nasıl genişletebiliriz? Bunlar sorgulanması gereken önemli şeyler.
5
Travma:
Şener Özmen, “User's Manual: Türkiye Güncel Sanatı İçin Kullanım Kılavuzu” adlı ansiklopedik derlemede yer alan metninde, şu temel fikir üzerine odaklanır: Diyarbakır'da güncel sanatı yaratan şey travmadır ve merkez dışında sürdürülen “ilginç sanat” hareketlenmeleriyle kıyaslanamayacak derecede ciddi bir olgudur.11 Bu, bir vakanın, tarihsel bir derdin başlı başına varlığı ve bu derdin açmazlarına karşı direnç olarak güncel sanat pratiğinin konulması olarak tarif edilebilir. Bu durum aslında Vasıf Kortun ve Erden Kosova'nın birlikte yazdığı, Almanca basılıp Türkçede sadece blog sitesi olarak yayımlanan “Ofsayt Ama Gol”12 adlı kitabında da benzer şekilde dile getirilmekte. Travmalar ve tarihsel pürüzler, olamayışlar, arızalı ve başarısız toplumsal hikayeler, Türkiye'deki güncel sanat ortamının kavramsal zeminini oluşturmuş sanatçıların odağını bu derin ve çeşitli kanallara yöneltmiştir.
Şener Özmen'in travması yaşamsal ve hayatı baştan başa coğrafi kimliğe dair bir varoluştan itibaren başlıyor. Bunun üzerine sanat bir direnç- güç odağı olarak varoluyor. Travma ve karşı-güç...
Coğrafi durum üzerinden önemli diğer bir saptama Finlandiyalı Küratör Mika Hannula’dan. “Helsinki benim cehennemim, çünkü burada herşey normal ve hiçbir motive edici arıza yok. Bu yüzden çok da can sıkıcı” gibi serzenişler yapıyor bir yazısında.13Elmas Deniz ise “User's Manual”de yer alan “K2 İzmir'den bildiriyor”14 başlıklı metninde merkez dışı (ilgi çekici olmayan) koordinatların tarifi için “Mika Hannula’dan ödünç aldığı bir kavram olan ölü-alan'ın İzmir'in durumunu iyi tarif ettiğinden söz ediyor. Elbette bu ikinci görüş İzmir için daha geçerli olabilir, hatta İzmir'de yaşayan bazı sanatçılar kuzeyin güncel sanat örnekleriyle empati kurmuşlardır da... Burada Şener Özmen'in kastettiği türde bir acının antropolojisi yok, belki de hiç olmayacak. Ancak refahlık, serinlik ve sakinlik de kuzey kadar net değil. Kalabalık ve farklı karakterde ve sosyal sınıftan insanın birarada bulunduğu bir kentten, akdenizli (kimliğini unutmuş) bir şehirden söz ediyoruz.
5,5
İzmir için bir travma olabilir mi? İzmir için travma vakti:
Travma tanımı sadece coğrafi veya kitlesel mi yapılmalı?
İzmir'de travması olan kişiler kimler olabilir:
1- Ramazan Bayrakoğlu: Travmayı sosyal hayat menşeli bir duruştan sanatsal harikayı yaratma noktasına çekip parlak, ışıldayan bir yapıt yaratmaya çalışmak.
2- Mehmet Dere: Belirlenmiş kategorilerin dışında yerel ve sosyal sınıflara ait kendi travmasını
beklenmeyen bir coğrafyadan çıkarmak.15
3- Elmas Deniz: Elmas'ın travması yanlış okumalara ve kurumsal yapıya ilişkin. Uzaktan belirlenmiş satırlara hakim egemen okumalar, oldu-bittiler üzerindeki güç ilişkilerinin ürettiği çaresizliği delmeye, dönüştürmeye çalışan bir kişinin travması.16
“User’s Manual” kitabının metinlerinde üç şehir (Diyarbakır, Ankara ve İzmir) ve güncel sanat tartışılırken, iki erkek figür Şener Özmen ile Ferhat Özgür, Diyarbakır ve Ankara'daki durum üzerinden fikir beyan ederken, İzmir’in temsili diğerlerinden farklı olarak dik başlı erkek figür rolü yerine genç fakat konusunun hakimi, bilgili bir kadın figür rolü (hem de bu tarihin tanığı ve yorumlayıcısı olarak) Elmas Deniz ile gündeme geliyordu. Buradaki asıl fark Deniz'in kadın olmasının dışında, olaya bakışındaki ezici ve bağırgan olmamayı tercih eden ama eleştirel gücü bilinçli ve dozajı yerinde tavırla alakalıydı. İzmir'in travması: belki bu roldeki farktan, bağıran yıkan ve acısını gösteren bir eleştiri yerine kendi farkındalığını ve bireysel gücünü gösterebilen kurumsal eleştiriden şekillenebilir mi? Bu soru önemli.
Outlet'de gerçekleştirilen “Yaratıcı Yıkım”17 sergisinde bu iki sanatçının işleri aynı katta karşı karşıya sergilenirken: Şener Özmen bir su başında dosyasını yere atmış, mücadeleden biraz olsun yılmış figür olarak başroldeyken, Elmas Deniz'in işlerinde ise ön planda olan, Türkiye'nin her yerinde bulunabilecek binalardı. Yani kurumlar, ideolojiler ve mekanlar... Toplumsal bir dert ve onu kuşatan heroik erk özne görünürde yok. Diyarbakır coğrafya olarak Şener Özmen'in kastettiği bozuk kayıt dışı yapı ve onun kurumsal hali ile boğuşma düşüncesindeyken (üzerine yürünecek yel değirmenleri, Tate Modern gibi merkez kurumsal yapılar ile büyük şehre, büyük dünyaya adımını atıp yolunu bulmaya çalışan güçlü taşra kahramanı modeli iken) İzmir'de ise temel problematik bu kurumların da olmadığı yerde alternatif baştan cesur bir yeni dünya kurulabilir mi düşüncesiydi. Çünkü belki de İzmirli İzmir’den kımıldamak istemiyor, Tate'e kadar gitmeye üşeniyor. Tek sorun Mika Hannula'nın da dem vurduğu o çıldırtan motivasyonsuzluk ve basiretsizlik belki de...
Ara Not: Bu metinde geçen kurumsal pozisyon ile kuruma alternatif olarak, kişisel örgütlenme ve gard alma durumundan söz edilmektedir. Kurum yokken muhatap olarak kendini kurum yerine koyan bir yapı ve bu yapı karşısında kötü ve ters işleyen bir kurum bulunca gardını alabilecek bir kişilik inşa edebilecek bir deneyim.
6
Devamlılığın İnşaası:
Etki tepkiyi yaratır. Henüz Balçova'da yanyana AVM'ler sıralama ve halkın ilgisini bu büyük yapılar ile cezbetme geleneği oturmamışken, Balçova'da 2001'de henüz inşası devam eden Palmiye Alışveriş Merkezi yarı şantiye halindeyken, işletime açılmamışken, 35 kişilik bir güncel sanat sergisi olan “Arada Kalmak” gerçekleşiyordu. Bu sergi sonrası bir diğer grup sanatçı ise Balçova'da yeni açılmakta olan bir diğer alışveriş merkezi Kipa'da bir sergi gerçekleştirmişlerdi. Daha küçük çaplı bir etkinlik olsa da bu aynı güzergahtaki dev mülklerin sahiplerinin birbirleri arası yaşadıkları rekabet duygusunun “güncel sanat için alan” yaratıyor olması adına önemli bir adımdı. Ancak bu girişimler izleyiciyi ve sanatçıları kışkırtmayı başarsalar da eğlence amaçlı bu büyük ticarethanelerin kurumsal yönetimlerini etkilemeyi bir türlü becerememişlerdir.
Belediye galerileri, kültür merkezleri gibi kulvarlara bakarsak durum daha vahim gözüküyor. İzmir kültür- sanat yönetimi hiçbir zaman bu yerel sürdürebilirlik stratejilerini anlamayı denemedi ve uluslararası sermaye ve sanat üreticileri ile kendi yerel köklerinden gelen duyarlılıklarını, özel güçlerini buluşturmayı es geçti. Bütün eforunu devamlılığı olmayan, yılda bir gerçekleşebilecek bir gösteri maçına ayırması ve sırf o şık gecede tepeden uçakla şehre indirilen konukların hoş kokteyller, güzel sohbetler ve Kordon manzarası eşliğinde loş ışıklarda ağırlanması bunun en güzel örneği Ancak buradaki aşk “senede bir gün” süren ve yavaş yavaş da karşı tarafın, yılda bir gerçekleşen büyük kavuşmanın etkis ile ilişkiden ümidini kesmesiyle mutsulaşıyor. Bu haliyle de tüm şehir için bir hüzün hikayesine dönüşüyor. Aslında hikayede unutulan şey belli. Bu kentin sakinleri, sanat üreticileri, takipçiler, özellikle öğrenciler ve yerel sermaye, sanat alıcısı.
Oysa ki yaşanan şey tükenmiş bir evlilik hikayesini andırıyor. Elbette ki senede bir günlük büyük aşk masalı ile kendini büyük bir patlamaya hazırlayan, bunun şiirselliğine inanan bir duruş, evde kendisini bekleyen yıpranmış ilişkisini “unutmaya”, bellek dışı bırakmaya çalışıyor. Bence asıl hikaye bu denli çaresiz aslında... Çözüm ne peki: Beraberce, sabırla, şehir dışından gelen uzman kişilerin danışmanlar ve destekçiler olarak eklenebileceği, uzun soluklu ve dürüst bir paylaşım ortamının oluşturulacağı, gerçek bir buluşmanın inşasına başlamak.
7
Muhafazakarlık:
İzmir; muhafazakar, korumacı, yeniliklere karşı uzlaşması zor insanların yaşadığı bir şehir. Bu bakımdan sanat alanında yeni açılmalara, sert, keskin uçlara çok da açık değil. Yatay bir şehir, başlıbaşına bir liman, denize açık, ama yaşantı olarak içine kapanmış izole bir şehir. Sanırım tüm bunlar dikine bir inşanın, yukarıya çabuk fırlamanın, basamak basamak yükselmenin zorluğu ile ilişkili yaşamsal ve coğrafik işaretler.
Bunu evinden hiç dışarı çıkmayan bir çocuğun durumuna benzetiyorum biraz. Çocuğun kapalı yerde yaşam anlayışı, ileride üretimlerinde de bu kapalılığı bir alışkanlık haline getirmesine, farkında olmadan sürdürülen bir yaşam biçimine dönüşmesine neden oluyor. Sonuçta da bu çocuklar büyüdüklerinde üretimlerini paylaşmak adına çok sosyalleşemiyorlar. Takip güçleri azalıyor. Küçük çevresel gruplar olarak vakitlerini geçiriyorlar. Kendi aralarında eğleniyorlar, buluşuyorlar, böyle olunca da kolektif, kalabalık, multi-kültürel bir eğlence ortamının devamlılığı söz konusu olamıyor.
Gökçen Cabadan'ın18 İzmir'de okul yıllarında ikibinlerin başları, kendi kuşağının yeni-resim alanındaki öncü figürlerinden biri olarak bireysel ifade yolları ararken karşılaştığı gizli-tutucu tavır, muhatapsız kalmasına, sonrasında iyice motivasyonunu yitirmesine yol açabilecekti. Arızalı, kolay kabul görmeyen ve net çözümler sunmayan bir “resim üretmeye çalışıyordu”. Yapmaya çalıştığı sadece buydu. Önce Belçika'ya gidip muhatap alanını değiştirip, ardından da üretimlerini bundan birkaç yıl sonra tekrar Türkiye resim piyasasına sokmaya başladığında, “iyi bir sanatçı” olarak hatırlanabildi. İçeride görmediği ilgiyi dışarıdan gördüğü andan itibaren burada kabul edilebilirlik kazanmıştı.
İzmir'deki sanat okullarının her şeyden önce yeteneğe önem vermesi, kimi zaman bu eğitim kurumlarından çıkan sanat üretimlerinin kabiliyete dayalı olma zorunluluğu varmış gibi bir saçma ön yargıya saplanıyor. Genç sanatçıların bu gelenekselleşen bağı rahat rahat kıramaması kimi zaman tutulma yaratıyor. Buna tezat olarak, İzmir'de yaşayan ve çalışan bir güncel sanatçı olarak Ahmet Uhri, sosyoloji ve ironi temelli bir yaklaşıma dayalı bir sanat anlayışını uzunca bir süredir devam ettirmeye çalışıyor. Ahmet Uhri, K2 “asit-toz” başlıklı sergide ilk kez sergilediği “unutmak”19 kelimesinin (fiilinin) Türkçedeki bütün çekimlerini kullanarak gerçekleştirdiği duvar yerleştirmesi ve “Hayalet Beton, Dikbaş Tepe, Dargın Ağaç”20 başlıklı sergide kent, muhafazakarlık ve levanten ilişkisini sorgulayan “Tante Vicenza'nın İzmir'i ya da İzmir'in iki yüzü” adlı ses-metin enstalasyonu ile İzmir için bu alanı genişleten, önemli kişilerden birisi.
7,5
İzmirli ne demek?
İzmir'in yenilikleri ve değişimleri kolay kolay kabul etmeyen, çabuk refleksleri bulunmayan bir şehir olduğu yönündeki inancımı az önce beyan ettim. Yeni öneriler karşısında yavaş ve önyargılı bir temkinlilikle yaklaştığını düşünüyorum. Geleneğe bir bağlılık söz konusu, tamam, ama bu bağlılık yüksek idealler ve konformistçe giderek içeriği boşaltılan bir “İzmirliyiz(?)” sloganına dönüşüyor. Bu, artı değer üretmiyor hatta dışarıdan bakıldığında negatif bir hissiyat yansıtıyor. “İzmirliyiz“ ne demek? Bu soruya hiç yanıt aramamak ve “unutmak” kötü bir refleks. Kültürel bellek açısından kayboluşa, gelecek içinse içerik yitimine neden oluyor.
Bu şehir neden sevilebilir, ne diye burada yaşama dahil olunabilir? Bunların içerisini doldurmayı hiç düşünmeyen bir topluluğun kültür endüstrisinin oluşmasını beklemek zorunda mıyız biz? Artık üzerine düşünülmesi ve hatta bir an önce çalışılması gereken bir vakaya dönüştü bile. Bu zeminin nasıl sağlanabileceği, sanatsal faliyetlerin nasıl sürdürülebileceği ve yön verilebileceği ise hala belirsiz.
8
İzmir sanatçısının bütçe ile imtihanı:
Bütçesiz stratejiler alışkanlığı olan bir şehrin sanat eğitim kurumları şık bir sanatın, elegant bir duruşun ideolojisini kurmaya çalışa dursun, İzmir'in ciddi anlamda profesyonel sanatçı bütçesi ile tanışması ve meta değeri ile ilişkilenişi Ramazan Bayrakoğlu'nun21 son yıllarda Dirimart Sanat Galerisi ile lanse edilişi, müzelerin ve özel koleksiyonların yoğun ilgisini çekmesi ile olmuştur. Bu aslında şehrin 'meta' ihracatı için önemlidir. Ticari açıdan da bir başarıdır.
İzmir'den resim menşeli sanatın güncel örnekleri adına iyi malzeme, şık sunum içeren güçlü bir prodüksiyon çalışmasına gidilebileceği ve bu tür bir stratejinin sanat kurumları tarafından oldukça talepkar karşılanabileceği görülmüştür.
Buna dair diğer bir örnek, uzun yıllardır İzmir'de yaşayan ve üreten sanatçı Tufan Baltalar.22 İki yıldır İstanbul'da faaliyet gösteren Outlet (İhraç Fazlası Sanat) ile çalışan sanatçı, dil ve üretim biçimi olarak giderek kendini prodüksiyonlaştırma yolunda ilerleyen, gün geçtikçe takip edilirliği artan bir konuma erişti. Üretimlerindeki olgunlaşma, gördüğü geç kalmış ilgiye rağmen seviye atlamaya devam ediyor.
Şimdi karşımızda iki farklı uç var: Birincisi İzmir'in bütçesiz, çaresiz stratejiler içerisinde yokluktan bir şeyler varedebilme potansiyeli diyelim. Bu, hem alan arayan, hem de alanın belirleyiciliklerine karşı gard alan hamleler peşinde koşan bir yapı. Ancak farkındalık yaratmaktaki başarısı, sanatçıların diğer uca yakın seyretmeleri durumunda onları daha dirençli ve mücadeleci olmarı konusunda deneyimli kılmakta.
İkincisi ise müze ve galerilerin arz-talep alanı içine kendisini profesyonelce yerleştiren, bu sayede kendi üretimini prodüksiyonlaştıran, sürdürülebilirliğini arttırmayı hedefleyen yapı.
Bu yapı içerisinde kendini iyi tanımlayabilmek, taleplere ve sayıya karşı “dur” diyebilmek, eylem yavaşlatma ve yapmamayı tercih etme gibi stratejileri güçlüce uygulayabilmek önemli. Bu direnci gösteren sanatçıların ayakta kalabileceği bir zemin bu. Diğer birçok genç figürün geçici bir pazarın güncel dalgalanmaları ile boğuşurken, talebe yanıt vermeye çalışırken alabora olabileceği ıslak bir zemin.
Birincisi yönelim, ikibiniki yılından itibaren İzmir'de belirmeye başladı, beş yıl içerisinde etkin bir güce erişti.
Son üç yıl içerisinde ise sanat fuarlarının güncel sanata ilişkin vurgularla öne çıkması, genç ve yeni koleksiyonerlerin ilgi odaklarının bu tür üretimlere kayması ortalığı karıştırdı. Türkiye güncel sanatını arz-talep açısından farklı bir yere çekmeye başlaması, odak kaydırması, tüm bu olanlar da ikinci yönelimi doğurdu. Ve elbette İzmir'de özellikle genç sanatçılar açısından etkisini hissettirdi.
Şehirde düzgün ve genişletilebilir bir güncel sanat zemini için: Bu iki uca yönelik gelecek planları yapan ve tutkularının tarifini, yönelimlerini belirleyecek şekilde pusulaya dönüştürebilen insanların artışı en büyük kazanım olacaktır.
9
Ve Şimdi “Neler oluyor bize”
Kısaca Hatırlatmalar:
2007-2009 yılları arası, İzmir güncel sanat sahnesi için açılma, liberalleşme söz konusu oldu. Kolektif idealler ve bağımsız bünyelere olan inanç zedelendi ya da modası geçti. Belki de sadece bir arada barınamayan birkaç kişinin bir arada olmak zorunda olduğuna inandığı muhtaçlık hissiydi bu, üzerine çok fazla spekülasyon üretilebilir.
Sonrasında yavaş yavaş galeri temsilleri oluşmaya başladı: Halil Vurucuoğlu23 ve Bahar Oganer24 gibi genç sanatçılar, yeni kuşak galerilerin, muhatap, arz, talep, değer karşılığını buldukları tercihler olarak rağbet görmeye başladılar. Sanat fuarları ve pazarın genişlemesi ile kendilerine alan buldular ve umulmadık bir taraftan profesyonelce belleğe girdiler. Koleksiyonlara girdiler.
Bu yeni çıkış, başarı hikayesi, temel olarak güçlü olan dinamik sanatçılar dışında kalan genç kuşaktan bazı sanatçıları, sözkonusu zorlu pazardaki söz hakkı konusunda afallattı. Genç kuşağı biçimsel bir üretim yapısına ve hemen ilk kurtuluş yolu olarak şehir dışındaki-özellikle İstanbul menşeli- ticari galerilerin kapısını aşındırmaya yöneltti. Zorlu bir sınav onları bekliyor.
2007 sonrası, belediye destekli tepeden inme kurumsal yapılar belirmeye başladı İzmir'de. Modernist bir anlayışla, büyük ve heybetli kültür merkezleri (büyük mabedler) inşası. Bunun altında zannedersem, sanatı yüksek mertebede elit bir çatıda toparlamaya dair yüksek bir inanç var. Ancak unutulan şey, mekanları önemli yapan öncelikle çalışanları, gelenekleri ve ortaya koyduklarıdır.
Bu mekanlardan birisi olan Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde25 gerçekleşen bir toplantıda Serhan Ada26, “kültür hayaleti” tanımını gündeme getirmişti. Bu, üzerinde ciddi ciddi düşünülmesi gereken bir konu.
Kullanılmayan, iletişimsiz koca yapılar İzmir'de sanatı topyekün temsil etme ideolojisini sürdüredursun...
Diğer bir taraftan Türkiye güncel sanatının ticari alanda meta olarak Avrupa’ya, Asya pazarına bir anda girişi ve içerikten çok biçime yönelik talep sonrasındaki açılma hali baş göstermekte. Bu ikircikli durum İzmir'de kalabalık grup sergiler dışında çokça sergilenme şansı bulamayan bir çok genç güzel sanatlar mezununa İstanbul bazlı ticari galeriler üzerinden dışarı açılma cesaretini veriyor. Sergilemeler, galeri anlaşmaları ve kişisel temsiller olarak geri dönüyor bu çoğu kişiye. Bu, hızlı ve çabuk gelişen ve piyasanın ucuz ve ileriye yönelik stok potansiyelini arttırma adına oluşturduğu bir alan. Talep bundan beş yıl öncekinin çok daha fazlası. O süreçte bu şehirde olanlar, gözleri ve kulakları İzmir'e yöneltti, yeni bir mit yaratıldı. Ardından yaşanan dağılma sonrası İzmir için devamlılık söz konusu olmasa da, bu ilgi bir bakıma işledi. Şu üç yıldır Türkiye güncel sanat piyasasında yaşanan ticari akslara ilişkin dönüşüm, İzmir'de üreten bazı ara figürlerin bu durumdan fazlaca ekmek yemesini sağladı. Ancak piyasa serbestleşince sonuç biraz dejenere oldu. Bu arada burası için çabalamış kimi sanatçılar ise belleğe dışarıdan ve çok geç girdiler.
Şimdi ise olgunlaşan kuşağın figürlerinin kendilerine büyük ve net alanlar açmaları, üretimlerine daha güçlenmiş şekilde odaklanmaları, eksiklikler ve özellikle bellek üretimi ve pedagoji çalışmalarında daha dikkatli ve deneyimli olmaları bir olumluluk olarak göze çarpıyor. Bunun yanında güncel sanatın ticari alanında, galeri zemininde karşılığını bulmaya başlayan genç bir kuşak da oldukça hevesle iş yetiştirme uğraşında. İzmir şehir olarak izole ve kapalı kabuk yapısını barındırmaya da devam ediyor. Karışık, garip, birbirine tezat bir yapı, tahmini zor bir gelecek...
(*) Beklenen Şarkı için Zeki Müren'i , “Aynı Nakarat” için Nazan Öncel'i tekrar hatırlayalım.
Dipnotlar:
1 ”Güncel Sanat Tartışmaları Dizisi – 9: Türkiye'de yeni küratörlük yaklaşımları ve araştırmaları”
Konuşmacılar: Adnan Yıldız, Borga Kantürk, Esra Sarıgedik ve Ayça İnce, Tarih: 24 Nisan 2008 Perşembe, Yer:Mimar Sinan Ü. Fen Edebiyat F., Beşiktaş Yerleşkesi 208, No'lu derslik.
Bununla beraber toplamda on adet tartışmayı içeren bu seri 2009 tarihinde Azra Tüzünoğlu tarafından “Dersimiz Güncel Sanat” adı altında kitaplaştırılmıştır. Ayrıntılı bilgi için: www.outlet-istanbul.blogspot.comblogspot.com
2 “Kucaklaşmanın Kitabı”, Eduardo Galeano, Can Yayınları:564,Çağdaş Dünya Edebiyatı:223, ikinci basım, Nisan 2009, İstanbul, syf:118
3 Halil Altındere'nin küratörlüğünü yaptığı “Gerçekçi Ol imkansızı talep et!” sergisinin çıkış noktasından hareketle... Altındere bu sergideki başlığı Che Guevera'nın söyleminden yola çıkarak belirlemişti.
“Gerçekçi ol İmkansızı talep et!” 19 Ekim, 17 Kasım 2007, Küratör: Halil Altındere, Sanatçılar: Nevin Aladağ, Halil Altındere, Anonim,Vahap Avşar, Cem Aydoğan, Seyhun Babaç, Tufan Baltalar, Ramazan Bayrakoğlu,Evrensel Belgin, Başir Borlakov, Songül Boyraz&Peter Höll, Gökçen Cabadan, Aslı Çavuşoğlu, Burak Delier, Işıl Eğrikavuk, Aksel Zeydan Göz, Özlem Günyol, Nilbar Güreş, Hakan Gürsoytrak, Ha Za Vu Zu, Seda Hepsev, Gülşah Kılıç, Levent Kunt, Mustafa Kunt, Cem Madra, Sefer Memişoğlu, Ali Mihrabi, Ahmet Öğüt, Fahrettin Örenli, Ferhat Özgür, Anny&Sibel Öztürk, Necla Rüzgar, Erinç Seymen, Aslı Sungu, Canan Şenol, Serkan Taycan, Murat Tosyalı, Nasan Tur, Mehmet Ali Uysal, Demet Yoruç, .-_-., Yer: Karşı Sanat Çalışmaları, İstanbul
4 “Off the record/ Kayıtdışı” sergisi, 10 Eylül 2007-30 Kasım 2007,Çetin Emeç Sanat Galerisi, Port'07 İzmir Yan etkinliği.
Sanatçılar: Aslı Çavuşoğlu & Mehmet Dere, Cevdet Erek, Emre Hüner, Selim Birsel ve BFB Archieve (Büyük Aile Şirketi Arşivi),
Küratör: Adnan Yıldız
5 Portizmir ilk kez 2007 tarihinde İzmir Fransız Kültür Merkezi ve K2 Güncel Sanat Merkezi’nin kurumsal çerçevesinde yapılmış olan çağdaş sanat trienali'dir. Ayrıntılı bilgi için: www.portizmir.org
6 Hüseyin Alptekin'in bahsi geçen işinin yer aldığı sergi: H.B. Alptekin &M. D. Morris, “st.etienne express
(charbon / savon )”, Şantiye Galeri, 20.01.1995 – 18.2. 1995, İzmir
8 Ayrıntılı bilgi için :www.49-a.blogspot.com, www.derece.blogspot.com
10 Ayrıntılı bilgi için: www.underscene-project.blogspot.com/
11 Bu görüşlerin daha detaylı ele alınmış ve derlenmiş halini Şener Özmen'in aşağıdaki çalışmalarında bulabilirsiniz.
“Cefakar Doğu ya da “Welcome to Diyarbakır” Bölüm yazarı:ŞenerÖzmen, Yer aldığı kitap: User's Manual-Kullanma Kılavuzu: Türkiye'de Güncel Sanat, Yayına Hazırlayanlar: Halil Altındere & Süreyyya Evren, Art-İst yayınları, İstanbul, 2007, syf: 108- 114
“Travma ve Islahat”, Yazar:Şener Özmen, Lîs Yayınları, Mayıs 2007
Şener Özmen hakkında detaylı bilgi için: www.sener-ozmen.blogspot.com
12 Sözü geçen kitabın türkçe içeri için : http://ofsaytamagol.blogspot.com/
13 Art-ist Güncel Sanat Dergisi'nin 3. sayısında mika hannula'nın “Cehennem'den Mektup” başlıklı yazısına ulaşabilirseniz daha detaylı bilgi edinebilirsiniz.
14 “K2 İzmir'den bildiriyor!”, Bölüm yazarı:Elmas Deniz, Yer aldığı kitap: User's Manual-Kullanma Kılavuzu: Türkiye'de Güncel Sanat, Yayına Hazırlayanlar: Halil Altındere & Süreyyya Evren, Art-İst yayınları, İstanbul, 2007, syf: 116- 123
15 Bu görüş: Elmas Deniz tarafından, “The Unmarked Categories (Belirlenmemiş Kategoriler) başlıklı sergi kapsamında, Mehmet Dere ve üretimleri üzerine yapılmış bir saptamadır.
“The Unmarked Categories(Belirlenmemiş Kategoriler)”, K2 Güncel Sanat Merkezi,İzmir, Tarihler: 11 Eylül - 11 Ekim 2007, Proje Girişimcisi/ Küratör: Elmas Deniz, Katılımcı Sanatçılar: Morten Goll, Michael Baers, Mehmet Dere, Mahmoud Khaled, Kristina Ask, Gökçe Suvari, Katılımcı Yazarlar: Ashkan Sepahvand, Johnny Golding, Homework / Carlos Motta, Ditte Lyngkaer Pedersen, Lize Mogel, Jeuno J.E.Kim
16 Elmas Deniz 2003-2007 Tarihleri arasında Borga Kantürk ile beraber K2 eş proje kordinatörlüğü görevini üstlendi. 2007'den itibaren istanbul'da yaşamaya başlayan sanatçı, yazar, küratör. Ayrıntılı bilgi için: www.elmasdeniz.com
17 “Yaratıcı Yıkım” sergisi, 3 şubat, 15 mart 2009 tarihleri arasında, Seçil Alkış, Osman Bozkurt, Elmas Deniz, Hakan Kırdar, Nejat Satı ve Şener Özmen'in katılımlarıyla Outlet (İhraç fazlası Sanat), İstanbul'da gerçekleştirilmişti.
18 Sanatçı hakkında ayrıntılı bilgi için: http://galerinon.com/tr/gokcen-cabadan
19 Ahmet Uhri'nin “Unutmak” adlı çalışması ilk kez, K2'de gerçekleştirilen “Asit-toz” başlıklı sergide yer almıştı.
“Asit-toz”, Yer: K2 Sanat Merkezi, Katılımcılar: Barış Tanyıldızı, Süleyman Handan, Halil Vurucuoğlu, Aslı Çavuşoğlu, Damla Kızıltunç, Gülcan Şenyuvalı, Sebnem A.Gündüz, Ali Kılıç, Ahmet Uhri, Seda Hepsev, Habip Uyanmaz, Barış Ö. Güler, Bilgehan Yılmaz, Oğuz Kocaoğlu, Tuğba Atalay, Mors (Karahan Kadrman), Okan Yargıcı, Bahar Oğaner, Gülşah Karanlık, Elvan Ekren, Neda İ. Atar, Özgür Yaşaroğlu, Tarihler: 2 – 23 nisan 2006, İzmir
20 “ Hayalet Beton, Dargın Ağaç, Dikbaş Tepe”, Sanatçılar: Ahmet Uhri, Candan Öztürk, Ezgi Yakın, Hayal İncedoğan, Nejat Satı, Yaprak Oğuz, Küratör: Borga Kantürk, İzmir Fransız Kültür Merkezi, 16 Kasım – 4 Aralık 2009
Ahmet Uhri'nin sözü geçen çalışması için tam künye: “Tante Vicenza'nın İzmir'i ya da İzmir'in iki yüzü 2009, Ahmet Uhri (Vicenza Copri’nin katkılarıyla), Ses-metin Enstalasyonu, 19.21 dk.
21 Sanatçı hakkında bilgi için: www.dirimart.org/artists/10/ramazan-bayrakoglu
22 Sanatçı hakkında bilgi için: www.tufan-baltalar.blogspot.com
25 Söz konusu mekan hakkında bilgi için: www.aassm.org.tr
26 Serhan Ada, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Kültür Yönetimi Program Koordinatörü, Radikal Gazetesi köşe yazarı. Ayrıntılı bilgi için: http://camma.bilgi.edu.tr/tr/page/_cv_serhanada
"Dil Altı" sergisi için metin:
Yatıştırmalı mı? Atıştırmalı mı?
Borga Kantürk, Kasım 2010
Kent - Anonim lego yapılar ve Agora (1)
Agora'nın tanımı, bundan bir kaç yıl öncesine kadar, eski kente ve tarihi tekinsiz bir belleğe işaret eder iken, bu günlerde gençliğini izmir'de yaşıyan kentli tüketici için, aradığı herşeyi kendisine hazır halde bulabileceğini düşündüğü gün geçtikçe sınırları ve içeriği büyüyen bir alışverişmerkezi ne dönüşmüş gözüküyor. Yaşanan şey: Agora'nın; merkezin tüketim dünyasına doğru kaydığı eski yerleşim bölgesinin kenarında, yüzyıllardır gelenek halinde süre gelen kültürel çok sesliliğin, ticaretin, tarihselliğin yerine, yeni ve global marketin değerlerinin aniden hayatımıza giriş yaptığı bir anlam kayması.
İşte sanırım Nejat'ın üretim noktasını belirleyen şey, bu kavramın (mekan – buluşma noktası ) etrafında yaşanan tuaf geçiş ve belleğe yönelik ikilem. Gerçi Geçtiğimiz günlerde, sanatçının Pi Artworks'de gerçekleştirdiği “Dil Altı” başlıklı sergiye girdiğimizde kesin ve net olarak bir kent profili ve Agora imgesi ile buluşmamaktayız ancak göreceğimiz şeylerin kökeninde bu Agorasal dönüşüm ve ortaya çıkan Agorafobik adaptasyon krizi. Ve bu krizin değişik yönlerden örtülme, liberalleştirilme (tüketici için ise alışabilme ve kabul edebilme) süreçleri .
Bu bellek gidiş gelişleri ve değişim, 80'li yıllarda çocuk olan gençlerin, liberal yapıya, ortak pazara ve beraberinde meydana gelen hafıza yitimine ilişkin sıyrıklar, çukurlar yaşaması ile taçlanmıştı.
Nejat'ın bu kapital evrilmenin sonrasında kurulan yeni düzene ayak uydurmaya çabalarken, hayata ve sanatsal sürece tutunma çabasındayken yaşadığı şey de benzer. O hep başlangıca, çocukluğa geri-dönüşler gerçekleştirirken bizlere de bu geçişlerin yarattığı imgeler nasip oluyor.
Bu karşılaşma da Nejat'ın taktiği, cocukluk algısına, alışveriş merkezindeki bir oyuncakçıyı dağıtacak denli tehlikeli düzen bozucu bir hınzırlığa, muzipliğe yönelim göstermek gibi. Basit oyuncak tuğlalar dan, legolardan, kendi “Agora”sını yapmaya çalışan ile, Agora'sını Birkaç hamlede bozmaya, o renkli tuglaları yıkmaya çalışan çocuk da aslında aynı kişi ve şimdi bol ışıklı alışveriş dünyasının büyük ecza reyonundaki, hapları, ilaçları kurcalayıp yere saçmaya çalışan kişi de ta kendisi.
İşte o çocuk şu an için “Dil Altı” sergisinin vitrininde, oyuncak bir eşşeğin sırtına oturmuş bir şekilde geçmişten bize fostorlu gözlerle bize bakıyor.
Çocuk gerçek bir eşşeğin tepesinde değilde kırmızı parlak tüylü, plastik gözlü oyuncak versiyonuna oturmuş. Oyuncakçı dükkanından sanat galerisinin vitrinine giden bu tarihsel serüvende sanatçı kendi otoportresine oturduğu yerden sırıtarak bakıyor. Buradaki İlginç olan şey, tepesine oturulan buradaki eşeğin yük taşıyan bir yerden başka bir yere giden bir canlı değil, içi pamukla doldurulmuş renkli bir nesne olarak betlimlenmesi. Tam da vitrinlik haliyle. Artık marketin bir parçası olan sanatçının otoportresi; ironik belki de O'nun en saf halini temsil eden hali, cıvıl cıvıl renklerle boyanmış ve oldukça net.
_______________________
1- “Agora, şehir meydanı, çarşı, pazar yeri demek... Ticari, adli, dini, siyasi fonksiyonları olan Agora, sanatın yoğunlaştığı, felsefenin temellerinin atıldığı; stoaların, anıtların, sunakların, heykellerin bulunduğu bir yer. Dahası tüccarların kalbi... İzmir'in Namazgah semtinde bulunan Agora, Roma döneminden (M.S. 2. yüzyıl) kalmadır ve Hippodamos şehir planına göre merkeze yakın yerde üç kat halinde inşa edilmiştir. İzmir Agorası, İyon agoralarının en büyük ve en iyi korunmuş olanıdır. Yani bir kentin merkezidir Agora... Hayatın geçtiği en canlı bölge.”
Bir diğer Agora 14 Mart 2003 tarihinde Balçova'da açılan, 10 Eylül 2008 tarihinde ise yanı başındaki araziyi de satın alıp sınırlarını kendi deyimiyle “müşterilerinin ve yatırımcılarının talebiyle büyüten” alışverişmerkezi.
Sergiye Giriş:
Eşek üzerinde oturmuş otoportre Nejat Satı'nın tam 21 yıl önceki halini temsil etmekte. Pi ArtWorks'ün vitrininde izleyecilere muzipce bakarken, biz sergiye girişi O'nun yanından, çocukluktan ve bu bellekten yapıyoruz. Sonrasında hemen arkasındaki duvarda “Uyku” isimli soyut resim karanlık yapısıyla bizi geceye, düşe rahatlamaya ve bilinçaltına yönlendiriyor. Yan duvara atladığımızda bir çocuk için küçük şekerlemeleri çağrıştıran bakteri, kan ve kalp atışı daha atmosferik yapıda yer alıyor, Bu duvarın tam karşısında ise “sosislisine yerken kuaförde antidepresanlarını yere düşüren kız” isimli tuval ile karşılaşıyoruz. Serginin merkez duvarında ise büyük bir kare tuval asılı, “Kan”. Galerinin duvarına çakılı olay panoları olarak algılayabileceğimiz resimler haricinde, mekanın tam ortasında zeminde bir heykel formu göze çarpıyor. Atık-istifra ve düşmüş et parçasını çağırıştıran “dil” formu izleyicinin odağını duvarlardan çekerek yere bakmamızı sağlıyor. Başımız panelden panele atlamaya çalışırken ortada birden bakış açımız zemine kayıyor. Dil bu haliyle serginin modemi çağrışımını yapıyor. Bütün paylaşım paneller arası bağlantı o sembolik objenin üzerinden bize ulaşıyor. Dilde yaratılan tiksinme hissinin kaynağı, çocukluktan gelen tatlı bir jestten besleniyor olabilirdi ancak bu dilin artık şirinliğini kaybedip,şaka olma durmunu kaybedip, gittikçe kaba ve iticibir forma dönüştüğü biyolojik hali, kasaplarda vitrine asılmış formu çağrıştırmasından kaynaklanıyor. Dilin akanbinde gelelim tekrar “kan” resmine. Merkez duvarda yer alan bu resim ise sergideki son odak, Eşekli cocuk ardından ortada duran “dil” heykeli ve son adımda soyut ve etsi “kan pıhtıları”. Resim ve doku olarak büyük kırmızı tonlar daireler, etli yuvarlakları içeriyor. Bu kurgudaki, basıncı ve derinlik hissi en yoğun olan resim bu. Sergiyi tamamlayan bir de ses enstasyonu var fonu oluşturan bu ses kimi yerde sergiye tema müziklerini çağrıştırırır bir pastorallik katsa da aralara serpilmiş ritim bozuklukları ve efektif kasılıp gevşemeler, işitsel açıdan kan basıncı ve kalp ritmi ile ilişkileniyor.
Ruhsal kriz ve direnme odağı olarak ilaç:
Kriz sürecinde rakamlar antidepresan kullanımının ve alkol tüketiminin kent yaşamında daha da artmasına neden olmuş hatta psikiatri ilaçlarının artık halk arasında meşrulaşması, aile fertlerinin bu uzun süreli hap kullanımının kabul görür hale geldiği bir hayat tarzını kışkırtmakta.
Psikolojik desteğe ayrılan sabır ve sürecin artık tamamen yok oluşu, ile çözümün en çabuk bulunabileceği yolun ilaca olan inançtan geçmesi. Nesnel çözüm arayışı.
Eczane:
Nejat Satı'nın blogunu takip edenler bilirler. Yüklenen girdilerin birinde Eczane'nin sembolü olarak bildiğimiz 'E' imgesinin sağa yatırılmış yani 'M' harfine dönüşmüş hali ile karşılaşıyorduk. Bunun içerisine yerleştirilmiş No Drugs! No Flags! Cümlesi tuaf bir vurgu yapıyordu.
Ancak E harfi üzerinden yapılan çevirme eylemini değişik şekillerde okuyabiliriz gibi geliyor bana:
M ye dönüşen form bu haliyle hem bir masayı ayakları yere basan anıtsı bir kitleyi çağrıştırarak Nejat'ın geçmişi ve bu mekan ile ilişkisine gidiyor diyebiliriz. Bunun haricinde de bu son sergide gösterilen çalışmaların odaklandığı kriz-hızlı tüketim ve bağımlılıklar üzerinden 'M' harfi Hamburger kültürünün meşhur 'M' sini de kendine malederek bu şekilde ilaç sektörünün genç kuşak iş dünyasında bir fastfood kültürüne dönüştmesinin sembolü durumuna sokulmuştu.
Bu arada E üzerinden bir ters çevirme daha yapılırsa ortaya çıkacak olan W'nin (İngilizce “Win!”, “Winner!”) kazanma eylemini çağrıştırdığı düşünülebilir. “hapımı yutuyorum, sorunlarımdan uyanıyorum, tekrar savaşa hazırım.” İşte tam da bu his için başarının, doyumun ve huzurun mekanı Eczane.
Çoğu izleyici tarafından bilinmeyen bir detay: Nejat'ın annesi sağlık sektöründe uzun yıllar çalışmış ve İzmir'deki evlerine yakın bir sokakta işlettiği bir eczane var. Hatta Nejat'ın çocukluğundan beri bu ilaçlar evreni ile E harfinin mekansal vurgusu ile yaşadığı uzunca bir geçmiş var. Bu noktada da ister istemez cocukluk imgeleri, kapsüller. Tüpler ilaç şişeleri Nejat'ın şekersileşen parlak imgeleri ile ilk kez bu kadar kendi belleğine yaşam sürecine kilitlenmiş. Sergide söz konusu olan bağımlılık ya da masumaneleşirse alışkanlık durumu, bütüncül kurgunun altyapısını oluşturan, eczane, acil servis ve kan basıncı üçgeninin ortasında ilacın, özellikle hap formunun en belirleyici kod (hücre,molekül ya da piksel de denilebilir) olduğu bir tasarıma doğru ilerliyor. Bir labaratuvar sterilliği ve beyaz küp referansı söz konusu. Artı pi artworks galerinin önemli bir parçası olaran bir vitrin de devreye girirek bu steril yapıyı sokağa göstererek seyirciyi içeri girmeye kışkırtıyor. Bu ehlileştirilmiş ve parlatılmış şık alanda ışıklı ve parlak şekliyle karşımıza çıkan resimler, kimi zamanda kendisini bizi gece hayatının bazı lojistik köselerinde adapte olan mor ışıkta parlayan, karanlıkta farklı biçimde belirebilen resimlere dönüşebiliyor. Nejat'ın sergileme alternatiflerine baktığımızda galeri steril ehli bir vitrin olarak eczaneye evrilirken, eğlence mekanları da acil durumlarda kaçamak veya panik halde uğranan nöbetçi eczanelere dönüşüyor.
Formül :
Düşün içerisine giriş, uykudan uyanma sürecinin başlaması, nefes alma sabah hapları, kan basıncı, stres, bayılma ve düşme, düşe dalma ve tekrar uyanma , resimler arası geçiş için kullanılacak döngü bu ritm aralığında.
Nejat, resim sanatının bu yüzyıldaki sentetik yapısına, boyaya, boyanın kimyasal ve doğal olmayan “plastik” (özellikle akrilik) yapaylığına vurgu yapan resimler üretmeyi deniyor.
Formlar, tüketim kültürünün renkli yapay suni nesneleri ile (plastik legolar, haplar, oyuncaklar) ifade buluyor. Soyut resim, dokunun örtü olarak yüzeye saçılması, burada karşımıza çıkan resim üretiminin kendi doğası-medyumu üzerinden açabileceğimiz tartışmalar. Nejat kurduğu yapı içerisinde renklerin daha da yapay olmasını istiyor bu nedenle de kroması yüksek ve doğada bulunmayan renkleri fosforu kullanıyor ki sonuç olabildiğince sentetik görünebilsin. İki boyutlu, öne gelen yüzey ve içerisinde gel git yaşamak yerine bütün küçük formların tekrarlar bir şekilde göz önüne uçması, derinlik ve atmosfer hissinin bilinçli şekilde kaybedilmesi. Nesnelerin yüzeyin orasına burasina saçılmalarını hedefleyen bir kodlama. Bunlardan söz edebiliriz. Emprovize ve rastlantısal olarak saçılma, dağılma hali. Özellikle “Dil Altı” sergisindeki üç resimde mevcut.
Hapların yüzey boyunca ortaya saçılmış hallerindeki yapı ile, 80'li yıllarda hayatımıza giren Pacman(2) oyunu ile sonrasında bir kültüre, bağımlılığa dönüşen, sembolik ve patlak renkli yalın video-oyunlarının atmosferi çakışıyor. Buradan Nejat'ın eczane, oyuncak eşek ve hapları yiyen pacman arasında çocukluk haleti ruhiyesine dönebiliriz. M/M markasının Kent şekerleme tarafından gerçekleştirilen yerel uyarlaması Bonibon(3) ve ilaç arasındaki gidip gelen çocuğun ruh hali ilgi çekici bir araştırma konusu olabilir ileride.
_____________
2- “Pac-Man Namco tarafından yapılmış bir arcade oyunudur. 1980 yılında çıkmış ve kısa sürede popüler bir oyun olmuştur. Pac-Man'de oyuncu labirent içerisinde hareket ederek sarı diskleri bitirmeye çalışır. Hayalet ve canavarlardan kaçarak, hedefi tüm küçük diskleri toplamak olan oyuncu, toplayınca diğer aşamaya geçer. Extra puanlar için çıkan meyveleri toplamak yeterlidir. Büyük sarı diskleri aldığında, canavar ve hayaletler maviye dönüşür ve bir süreliğine yenilebilir duruma gelirler. Oyunun Türkiye'de ilk olarak Atari 2600 kartuşları Dobişko etiketi olarak piyasa sürülmüştür.”
3- (Bu şekerleme Türkiye tarihindeki ilk renki yayın reklamları dönemine gelmesiyle de cocuk alıcıda yarattığı renkli cıvıltılı düşsel imge dolayısıyla önemli kült bir tüketim nesnesidir.)
Acil Serviste ritm arayışları:
Dil altı :genellikle kalp hastalıklarında hızlı ve kesin etki sağlamak için dilin altına konup emilen ilaç. Kalp damarlarını rahatlatmak ve tansiyonu düşürmek için kullanılır. ülkemizde en çok kullanılanının adının “isordil” olması pek manidar.
“Günümüzde sıkça kullanılan dil altı haplarının tek başına kullanılmaması gerektiğine dikkat çeken Dernek 2. Başkanı Prof. Serap Erdine, dil altı haplarının ölüme dahi yol açabileceğini aktardı. Ülkemizde, dil altı haplarının hasta ve hekim tarafından zaman zaman suistimal edildiğini belirten Erdine, ´Kan basıncı çok yüksek olmasa bile hastalar, dil altı haplarını evlerinde tek başlarına alarak, tansiyonlarını düşürüyorlar.” (4)
___________
___________
Nejat buradaki hastalık derecesindeki kriz haline odaklanırken bu hızlı tüketici kültürün alışkanlıkları sonucunda ortaya çıkan kimi sağlık problemlerine işaret ediyor. Kalp karaciğer, böbrek gibi organlar ve onlara ilişkin bozukluklar ilk akla gelenler. Şöyle bir ironi var aslında. Sakinleştirici etkisi olan ilaçlar, tedavi edici katalizörler, uzun soluklu kullanıldığında karaciğer ve böbreklerle ilgili sorunları da beraberinde getiriyor. Burada tuaf bir döngü yaşanıyor. Hızlıca kontrolü geri kazanma çabası, bir yerden iyileşmeyi hedeflerken, başka bir yerden tükenmeyi gündeme getiren bir geri-dönüşümü beraberinde getiriyor. Kendini açığa almayı, yavaşlamayı ve sentetikten uzaklaşmaya cesaret edemeyen toplumun sorunu. Nejatın işleri de bu yaşamın dürüstçe bir parçası olduğunu kabul eden bir sanatçının elinden çıkma. Oralardan beslenen bir kurgu var. acı ama gerçek. Ya içkimizi, ya ilacımızı, alıp devam ediyoruz en zor durumda acil servis-panik atak ve dil altı ile hayat yıpranmış bir şekilde aynı hızında devam ediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





