Borga Kantürk ve Ahmet Öğüt / Sergi Öncesi:

Söyleşi:

Borga Kantürk ve Ahmet Öğüt

Aralık 2005, İstanbul, Büyük Londra Oteli
Serginin Öncesi:

1.BÖLÜM:

AÖ:
Bu kez bambaşka bir vesile ile bir araya geldik. Sanırım seninle tanışalı beri 3 yıl oldu. Bu zaman zarfı içinde pek çok grup sergisinde birlikte çalıştık. Şimdi ise Vasıf Kortun’un önerisi üzerine Platform Güncel Sanat Merkezi’nde nev’i şahsına munhasır bir sergi yapmaya niyetlendik. Kendi açından tam olarak nasıl bir sergi hayal ediyorsun?

BK: Evet. İlk hazırlık aşamasını düşünüyorum… Bu sergi için Vasıf’la konuştuğumuz ‘Borga Kantürk ve çalışmaları’ için ‘Yeniden Bak’(*)ma süreci üzerine gitme fikriydi. İtiraf edeyim bu süreçtense kafamdaki yeni şeylere yönelik bir sunum geliştirmek onların üzerine daha da fazla düşünmek için bir ortak arayıp Vasıf’a gitmiştim. Sonuç eski ile bu başında söz ettiğim süreçle ilişkiyi mesafeyi en iyi şekilde tarif etme üzerine kaydı. (Sanırım güzel de oldu. Şimdi düşünüyorum da, geçmişi bir daha sergileyemeyeceğin ölçüde oraya serip, kaçamayacağın yeni yüzünle karşılaşmak. Evet bundan sonra erteleme şansımın hiç olmayacağını düşünüyorum.) Benim şu anki psikolojim, belki başka bir alana kayma isteği ile dolu. Simdi içinde bulunduğum dönemin daha önceki dönemden cidden kopmaya başladığını fark ediyorum. Özellikle bu yaz gerçekleşen üç aylık Finlandiya seyahati(Helsinki Sanatçı Misafir Programı) sonrası olaya farklı bir gözle bakmaya başladım. Kendime karşı bir mesafe alma fikri üzerinden hareket etmeye doğru bir yönelim var artık. Fakat sonuç tam da nasıl olacak emin değilim. Belki bu mesafeyi koruyarak kendimi bir şekilde parantez içine alabilirim. Ama sözün özü, bu olacak sergide, Borga’nın 2001-2004 arası yaptığı işlerden oluşan bir derleme yapmayı planladık. Geri dönüş yok artık.
(*) Yeniden Bak/Look Again: Proje4L İstanbul Güncel Sanat Müzesi’nde Vasıf Kortun’un küratörlüğünde gerçekleşen bir serginin adı. Benim katılımcı/sanatçı olarak Vasıf Kortun’la ilk kez çalıştığım sergi. (2001)

AÖ: Aslında bu benim seni daha iyi anlayabilmem için iyi bir fırsat oldu. Şeyi merak ediyorum; Şimdi böyle geriye bakışlı bir şey yapmayı planlıyorsun anladığım kadarı ile. Anlaşılan sen bu son aylardaki sürecini farklı tanımlıyorsun ve kendine karşı bir müzekareye girmek istiyorsun. Peki bu külliyatı oluşturan işlerin çoğu sergilenmiş miydi? Üretip üretip bir köşeye bıraktığın işler miydi?

BK: Bu işler aslında öyle istifleyip durduğum, bir köşeye bıraktığım işler değildi. Daha çok, genç sanatçı tarifine uygun işler gibi, belki. Bu tarif bende Serkan’ın Dulcinea da yaptığı konuşmaya göndermeli gelişiyor. Orda ettiği laf; Genç Sanatçılıktan nasıl istifa ettim gibi bir şeydi.sanırım doğru hatırlıyorum… O yıllar genç kalabalık kadrolu katılımların olduğu bir dizi grup sergilere katıldığımız dönemlerdi. Özellikle 2001-2003 arası bu sergilerde ikimizde fazlasıyla yer aldık. (Benim ilk İstanbul çıkışım Genç Etkinlik 3, sonrasında ikimizin de çağrıldığı Proje4L deki ‘Plajın Altında:Kaldırım Taşları’ ve Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm bunlara örnek olsun diye isimlerini yazdığım sergiler) Sonrasında biraz da bunlardan elimizi eteğimizi çeken, işlerimizi ve bu yola baş koymuş arkadaşlarımızı (yandaşmı diyim?) provoke ve organize eden kişiler kimliğine büründük. Eskisinden daha seçici olduk. O dönemlerdeki buluş yaparak kanaldan kanala kayabilme ve kendi alanını kurabilme fikri üzerinden giden bazıları muzip, bazıları ironik olabilecek bir dizi iş vardı benim için. Sayıca fazla fakat darbesi kısa etki yaratan bir yandan da meşakkatli, büyük bir hamle meyillisi olmayan duruma veya sergi ile ilişkili yapıya bir parazit sokma üzerine gidiyordu.

AÖ: Daha daha geriye gitmeli o zaman. Senin boyut olarak gördüğüm en büyük yapıtın Devlet Resim Heykel Sergisi’nde ödül alan resmindi. Bir bank yapmıştın. Neyse o resmi gördüğümde daha tanışmamıştık ama işi çok beğenmiştim. O büyük ve resimsel mevzulara muktedir resimden nasıl oldu da genç sanatçılık periyodu diye addettiğin döneme geçtin?

BK: Ben o işi yaptığım sıralar lisanstan yeni mezun olmuştum. Bocalamış ve değişimlere açık bir süreç yaşarken, kendimi Devlet Resim Heykel yarışmasına girmiş ve ödül almış bir şekilde buldum. Aslında garip bir hikayesi var o çalışmanın. Resimsel dil olarak ve çevredeki o bağıra bağıra gelen klişe dışavurumcu genelde soyut, büyük boyutlu tuval resimler karşısında (çalıştığım atölyede onlardan bolca üreten vardı, sanırım o yıllarda senin okulda, atölyendeki durumda benzer diye düşünüyorum.) ürettiği yalınlık olarak hala da beğeniyorum. Ama şu an inandığım şeyin ondan da koptuğunu söylemek gerek. Ve artık o dili yinelemenin o dilde üretmenin bir noktada benim için anlamsızlığını sezdim. Diğer refleks dediğin ya da ‘buluş’ ‘icat’ yakıştırması yaptığın çalışmalarım sa yaşadığım çevre ile ilgili. Ortak kullandığınız bir atölyede çok büyük yapıtlar yaptığınızda çok büyük sıkışmışlık ve kalabalık hissedersiniz. Platform'un cephesinde sergilenmiş “Geçici geçen kişi” yazısı benim için bu sözünü ettiğim şeye ilişkin ayrı bir özet sunuyor. Geçici olmasına rağmen, geçici olduğunun bilincine rağmen, okullardaki atölyelerde hep daha büyük yapıtlar yapma gayreti içinde oluyor insanlar. Birden o kadar ‘büyük üret!’ insanı aynı mekana tıkışınca bir kaos ortamı oluşuyor. Kendini o kalabalıklaşan mekana ait hissedemiyorsun ve başını alıp gitmek istiyorsun bir yerlere.(En azından ben öyle hissetmiştim. Ama hala nerde olursam olayım o his beni depreştiriyor. Beklide ayakta tutuyor.) Ama başını alıp giderken de taşıyabileceğin, acil durumda kurtarabileceğin, kendi kimliğinden küçük parçalar üretme fikri, Hep buna doğru gidiyor zihnim. İşte bu çalışmalar, tamamiyle zemini geçicilikle, yer değiştirme ile veya bulunduğun yere başlı olmama isteği ile ilişkili olarak değişti bende. Seninde bir çok çalışmanda bu geçicili görüyorum. Basılabilen, elden ele dolaşabilen, çoğaltılan bir yere gidiyor bazıları. Bu biraz bizim kuşakla da ilgili olabilir. Veya Türkiye’de yaşayan genç sanatçının o alan bulamama durumuyla da ilişkili olabilir belki. Benim için mezun olduktan sonraki tutumum Akademik yapıya dair parodik bir eleştiriye döndü, sonra da kendi Akademik yapını nasıl yaratırsın fikrine döndü. Kopyalama fikri buradan çıktı. Kopyalamanın anlamsızlaşacağı şeyleri bulup kopyalamaya çalışmak. Evet bunu denemek. Bu rol olarak bende önem taşıdı. Bu role o nesneyi, belgeyi seçmekten onu elle üretmeye çalışan kişiliğe kadar hepsi bu rolün bir parçası. Akademizmi yanlış anlamış sakar, şaşkın ressam rolü belki.Ve buradan da yola çıkarak kağıt üzerine belge evrak kayıt gerçeği içerisinde yaşıyoruz ve ben de o gerçekten yola çıkarak akademik yapı içinde üretimimi yaparak, bağımsız eğitim çabasına girdim.

AÖ: Resim’den sonraki serüveninle öncesi arasında bana çok da keskin bir yarılma olmamış gibi geliyor. Yine o plastik anlatının içinde nesnelerle yeni bir ilişki kurdun. Onları dönüştürmeye, taklit etmeye devam ettin. Nadiren kullandığın video ve fotoğrafa yaklaşımında da bu plastik yanı kolaylıkla sezebiliyorum.

BK: Bilmem, şu anda geldi bu (ampul yanar!), ama benzerlik kurabiliyorum. Bir şekilde ‘kendi gezici müzeni kur’ fikri çok cazip geldi bana. Böylelikle kendi çerçevemi kendimce bir şekilde tarif edebildim. Yada bu şekilde bir dar alan ve o dar alanı koruyarak hareket edebilen bir yapı geliştirme ihtiyacı duydum. Ve ben cidden öyle üretebildiğimde keyif alabiliyorum, mutlu olabiliyorum. Belki de önemli olan sadece bu.

2.BÖLÜM:

BK: Ahmet, benim senle ilk tanışmam (kaç tarihindeydi?) onbeş günlük Hannover seferimizde olmuştu. Birbiribizi tanımamız açısından çok faydalı oldu o etkinlik. 2002 yılında ‘Plajın Altında; Kaldırım Taşları’ sergisinde yaptığın bir okey taşları performansını görmüştüm. Tam bir yıl sonra da ‘Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm’ sergisinde gösterdiğin bir foto-performansı biliyorum. Bunun ötesinde seni işlerinle birlikte, üretim süreci açısından farketme fırsatını Almanya’da Hannover’de buldum. Açıkçası önceden, Uzaktan bakarken, yapıyor olduğun işlere bir mesafe ve yarı soğuk bir tutumla bakıyordum. Ama Hannover’deki süreçte işlerini ne kadar çok içselleştirmiş olduğunu gördüm. Hatta Nikki S. Phalle heykelinin yanından omuzumuzda okey takımı, sandalyeler, derme çatma bir masa ve 4 tane ıstaka ile geçmemiz bile bunu oldukça yaşamsallaştırmıştı bende. Daha da samimi hissetmeye başladım, işlerini okumaya çalışırken. Bu aşamaları izledikten sonra en son Bienal’deki işin ile karşımıza çıktın. Bienaldeki iş bu sürecin bence son ayağı olarak varlık gösterdi ve bu sefer cidden iyi işledi. Son ayaktan kastım bunun lokal bir düzlemde veya tamamiyle yerel ve sosyal bir çevreyle olan ilişkiden, daha evrensel bir şekilde okunabilecek, daha rahat okunabilecek bir katmana ulaşması. Bu haliyle de son derece güçlü bir reflekse dönüşebilecek bir yapıt olmasını önemli buluyorum. O samimiyet, güncel yaşama, geçtiğin sokağa sanatçının müdahalesi fikri üzerinden gidip de bunu Ankara’da ki yahut Diyarbakır’daki bir sokaktan Berlin’deki , Londra’daki herhangi bir sokağa çekmen bir noktada senin vizyonunun gelişimini gösteriyor. Daha da güven verici, daha da inandırıcı bir kimliğe büründürüyor. Ne diyorsun?

AÖ: En geriden başlayacak olursam, okey performansımın hikayesi de üniversiteye başlamadan önceki Diyarbakır’daki son zamanlarıma rastlıyor. O zamanlar bütün dünyam Diyarbakır’dan ibaretti. Batıya, Ankara’ya, İstanbul’a hiç gelmemiştim. Diyarbakır’da beni kahve kültürü üzerine düşünmeye iten şey, o zamanlar çok fazla boş zamanımızın olmasıydı. Her yerine yürüyerek gidebildiğin bir kentten bahsediyorum. Boş vakit kültürünün kol gezdiği bir kentten. Aynı caddede 20-30 tur atmanın verdiği rehaveti başka bir şeye dönüştürme çabası ve yine de bu rutinin içinde takılıp kalmak. Oradan Ankara gibi bir yere zıplayış, kent merkezinin çok uzağındaki semlerde yaşamak zorunda kalış, okula sürekli otostopla gidebilmek için tüm günümü yollarda harcamak zorunda kalış gibi bir pratiğe geçiş, hakikaten Diyarbakır’dan sonra benim için bambaşka bir deneyime dönüşmüştü. Artık tüm dünyam Ankara ve Diyarbakır’dan ibaretti. Geri Dönüşlü gidişler hali içinde olma durumu böylelikle başlamış oldu, ardından İstanbul’a gelişim de benzer bir hikayeye dönüştü. Tüm bunlara eş zamanlı olarak da üretimlerim ve vizyonum şekillenmeye başladı. Gündelik pratiği mesele etmem de bu kent maceracısı kimliğimle bağdaştı. Hannover seyahatimiz de, bir yandan ilk yurtdışına çıkışımızdı ve hatta hatırlarsan Vasıf’ın bir fikri üzerine bu ilk çıkışların ehemmiyetinden konuşmuştuk. Bir küçük Avrupa kentine gitmek ve ordan mevzuya bakmak kısmet olduğunda dünyanın kaç bucak olabileceği konusunda fikirlerim daha da netleşmeye başlamıştı. Dışardan içeri bakma fırsatı doğmuştu ve bu sonradan büyük bir deneyim olarak cisimleşti. Kendi hareket alanımı nasıl bir yerden başka yere kaydırabileceğim sorusuyla ilk kez orada karşılaşmıştım. Muhtemelen sen de ilk bu tip bir hesaplaşmaya Hannover’de başlamıştın. En nihayetinde bu yaz gittiğimiz Basel ve Helsinki’deki soğuk ülke residency’leri ile bu olayı hakkaniyeti ile pekiştirmiş olduk. Finlandiya gibi 2 milyon insanın yaşadığı bir ülkeye gidiyorsun ve... bu koşullarda hergün birileri ile tanışmak üzerinden işleyen bir iş yapıyorsun ya da izmirden postalanmış işlerle açığın sergi ile kendi dünyan ile o yaz sıcaklarından mahrum ülkeyi çakıştırıyorsun. Ben de herşeye sıfırdan başlıyor olmak gerçeği ile yüzleşerek kendi metabolizmamı o derin sessizlik ülkesine konumlandırmaya çalışıyorum ve İsviçre’de hergün ancak yanından geçebildiğim müzeye mektup yazıp, olmadık bir işimi gerçekleştirme fırsatını yaratıyorum kendime. Böylesi bir karşılaşmanın beni daha başka meselelere çektiğini fark ettim. Bienal’deki işim “Başkasının Arabası”nı yaptıktan sonra, bu münferit mevzuların başka bir düzlemde okunabilecek bir pozisyona sokulabileceğini ziyadesiyle fark ettim. Mesela, 2003 yılında o güne kadar yaptığım işlerin büyük bir küfletini yok etmem de sonrasındaki üretimimi doğru bir düzlemdem sürdürebilmem için şart olmuştu.

BK: Evet cidden bize göre garip bir kent. Öyle İstanbul’daki kalabalığın gürültünün aktığı bir yer değil. Beyoğlu’na benzer bir hissi asla yaşatmıyor. İzmir bile daha gürültülü ve kalabalık geliyor ve bazen insan bağıra bağıra şarkı söylemek falan istiyor.
İşte orada Hakaniemi meydanında, bu alanı hacim olarak taksim meydanı gibi düşün, yürüyorsun fakat gördüğün seninle birlikte sadece 10 kişi ve hafta sonu ve akşamüzeri…
2001 ve 2002 yılları sanırım Vasıf’la yazışmalarımızda şöyle bir cümle geçiyordu. Benim arşivciliğim ne yazık ki çok güçlü tasniflere dayanmadığından tam doğrusunu harfi harfine hatırlayamıyorum ama aklımda yer eden cümle şöyle bir şey: ‘Avrupalı olduğunun bilinciyle üretilmiş sanat yapıtı gibi bir şeye kaymak’ idi.
Bakışının lokalleşmemesi, kendinle ilişkili olan fakat vizyonunu tamamen o Avrupalılık güzergahı üzerinden kurulabilecek, algılatabilecek veyahut da varlığını yaşadığın kent, ülke sınırlarına bağlamadan her yerde sürdürebilecek, işlerliğini koruyabilecek bir yapı. İşte asıl dert bu yapıyı ortaya koyabilecek bir sanatçı kimliği geliştirmekle ilgiliydi. Ahmet ve Borga olarak bizim o dönemlerde taşıdığımız parantez içinde ‘genç sanatçı’ kimliği ve bu bahsi geçen sözler aslında tamamen bize bir misyon yüklemiş gibi bir şey çağrıştırdı bana. Bu yukarıdaki tarife uyan güçlü sanatçı kimliğini taşıyabilecek profesyonel bir bakış açısına sahip olmak! buna katılıyor musun?

AÖ: Ortada kaçınılmaz birşey var. Bütün bu süreç içerisinde edinilen donanımla birlikte, büyük bir merakımız olması. Sadece kendi işleriyle ilgilenen kişiler olmak yerine sanat sevici yanımızı da sürekli besleme gereği hisseden bir yapımız var. Ve bu gibi bir dolu şey. İstanbul’a gelişim bu yüzden gerekli bir karardı, çünkü daha önce bütün dünyam Ankara ve Diyarbakır’dan ibaretken; artık ortada sınır ötesi başka bir şey vardı. İstanbul’un da ötesinde bir şey. Ama burada kastettiğim bir Avrupalı sanatçı gibi düşünüp hareket etmek değil, keza hiçbir zaman böyle düşünme gereği de hissetmedim. Bildiğim tek şey kendimi kendi öngördüğüm yere konumlandırmak için neler yapmam gerektiğini düşünmekti. Bir de kendime karşı gerekirse kılıç kalkan kuşanmayı göze almam gerektiğinin farkındaydım.

BK: O kategoriden o düzlemden bağımsız olarak işinin rahatça var
olabilmesi. Lokal çevreye kurban edilmiş, baharat tadında, çok içleştirilmiş, ağlayan bir içsellikle dozajı kaçırılmış bir yönelimden çok, her ne kadar bu gibi durumlarda da hareket etmiş olsa bile, tek başına bunların altında ezilmeyecek bir yapıt ortaya çıkarmak. Bir sorum olacak, kimi işlerini lokal kalabileceği endişesi ile kesintiye uğrattığın oluyor mu?

AÖ: Genelde bu çerçeveden olaya bakmamaya çalışıyorum. Böylesi bir endişenin nedenlerini bildiğimden, endişenin kendisine baştan ket vuruyorum.

BK: Böyle bir şey alışkanlığa yol açmış yada ondan kaynaklanan bir ‘Refleks’ olarak da mı yok?

AÖ: Evet, refleks olarak da yok, çünkü bu karın ağrısı ile derdim yok bir kere, o yüzden tedaviye de lüzum yok.

BK: Bir nevi farkındalıktan bahsediyorsun, peki farkında olmak kolay bir süreç mi? Kafanı çarpa çarpa mı dank etti?

AÖ: Elbette, hatalar yapılıyor ve bunlardan ders alınıyor. Sen ne kadar suya sabuna dokunmayacağım, şuna evet, şuna hayır diyeceğim desen de bir şekilde tökezliyorsun. An geliyor bir bakmışsın olmadık bir hata yapmışsın. Bunu bana “inşa süreci” gibi geliyor. Kendini inşa etmeye kalkışmak. Bilip bilmeden işi başa düşürmek. Düşe kalka yola devam etmek, ders almak ve en önemlisi her zaman öğrenebilmeyi sürdürmek. Bir kere baştan sezgilerimize güvenmemiz gerekiyor. Endişelerden sıyrılmak ve de Mika Hannula’nın da değimi ile kendi kendimize güle bilme yetisini kazanmamız gerekiyor.

BK: Benim açımdan olay hata yapma riskini kimi zaman almama, daha dikkatli yürüme üzerinde şekilleniyor. Hatta yürüdüğüm yolu iyice bilip öyle devam etme fikri üzerinden hareket ediyorum. Ya da böyle bir alışkanlığa sahibim. Bu konuda dediklerin bana daha cesaretli geliyor. Sen benim bu duruşum konusunda dışardan bir göz olarak ne düşünüyorsun?

AÖ: Aslında sen işin benim eksik bıraktığım tarafından da bahsettin. Hata yapmaktan kastım bunu olumlamak üzerine kurulu değil, yani sürekli aynı hatayı biteviye tekrarlamaktan bahsetmiyordum. Bir hacıyatmaz olmak değil yani. Senin kastettiğin şekliyle kontrollü olmak pozisyonu muhafaza etme kısmıyla ilgili,oysa bir adım daha ötesine uzanmaktan bahsediyorum, yani olası pozisyonumuz nedir? Öyle ya da böyle…Bir kapıyı açmaya çalışıyorken ardından bir sürü kapıyı da kapatmayı göze alman gerekiyor. İşte burada sezgiler devreye giriyor. Neydi bir lastik reklamı; “kontrolsüz güç güç değildir!”. Tam olarak öyle mi, zannetmiyorum. En azından kendimize şans tanımak namına.

BK: Peki bunun sınırı ne? Bir kapıyı inanarak kapatabilmek önemli bir şey. Mesela ben kendimde kapı kapatmama refleksini görüyorum. Bunu bazen hastalıklıca ama bilinçli bir şekilde yapıyorum. Her kapıyı paranoyakça bir refleksle açma gereği hissediyorum. Belki de bunu kırmam gerekiyor. Peki sen kapatma konusunda, bu olgunluğa eriştiğin noktada kendine güvenin tam mi?

AÖ: Kendine kendi dışından bakmak yetisini tam olarak kazandığımı söyleyemem ama her defasında buna gayret ediyorum. Belki de senin de yapman gereken bu; kendine kendi dışından bakmayı denemek? İnsanlık hali, bazen olmaya da biliyor. Bir şeyi yapabilmek için bir şeylerden de vazgeçebilmeyi öğrenmek gerekiyor.

BK: Mesajını da verdin günün özlü sözü olarak. Şu anda Platform’da ortak olarak yapacağımız sergiye neredeyse bir hafta kaldı ve daha biz bile henüz neyle karşılaşacağımızı pek kestiremiyoruz. Bu sergiden nasıl bir beklentin var?

AÖ: İşin eğlenceli kısmı da çok az zaman kalmış olmasına rağmen neticeyi tam olarak kestirememek. Bu serginin bizim açımızdan özelliği şu olabilir: Şimdiye kadar girmediğimiz bir deneysellikle işlerimizin sunumu ve yan yana gelişi konusunda ciddi mesai harcamak. Senin bir dizi işinle benim bir dizi işi yan yana düşünmek, örgütlemek, ara paslar yapabilmek. Bir yandan da böylesi bir ilişkiyi kendi işlerimiz içinde de kurabilmek. İki tane video koyup olayın içinden sıyrılmak yerine o mekanı hakkaniyeti ile kullanabilmek. İçeri giren kişinin anında hissedebileceği bir atmosfer ile mekanı bambaşka bir yermiş gibi gösterebilme. Zaten benim Platform ile kurduğum ilişki hakikaten başka bir galeri ile kurabileceğim ilişkiden çok daha münferit.

BK: Burak Delier’le de İzmir’deyken ‘İmkan Yaratmak’ sergisi kuruluş döneminde konuşmuştuk. Burak orda şöyle bir şeyler söylemişti; ‘Platform sizle iki kişili bir sergi yaparak aslında riskli ama yapması gerektiği şeyi yapıyor. Bizden birilerini ve cidden oldukça alan kaplayacak bir şekilde ön safhalara alınacak. İçimizden birileri görülecek ve tartışılacak. Buradaki manevranın riskli bir şey ama platformun da bu tipte bir süreci kurumun, misyonu açısından yaşaması ve yaşatmasının gerekli bir şey olduğunu savunuyordu Burak.’ Benim önemsediğim şeylerden birisi de bu, ikimiz de aynı kuşaktan insanlarız ve bu güncel sanat ortamında, bireysel ya da birlikte ortak etkinlikler içerisinde yer aldık. İşte o galeri mekanını dolduracak yoğunlukta, 2001-2005 arası sürecimiz bahis konusu. Fakat bir noktadan da, aynı düzlemde okunamayacak farklı yerlere referanslar veren işler yapıyoruz. Bu sebeple bir araya getirildiğimizde bir ikirlilik oluşturabileceğiz gibi. Belki de bu şekilde yer yer birbirini güçlendirebilecek bir tezatlığı da barındırabiliriz…

AÖ: Neymiş efendim, kulvarlar farklı gibi gözükse de meramımız aynı….

BK: Sergiyi ve tepkileri bekliyorum.

Borga Kantürk ve Ahmet Öğüt : Basın Bülteni

Basın Bülteni: Borga Kantürk ve Ahmet Ögüt
20 Aralık 2005 – 28 Ocak 2006


Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi, Borga Kantürk ve Ahmet Öğüt’ün Türkiye’deki ilk kapsamlı sergisini gerçekleştiriyor.

Borga Kantürk’ün işleri genellikle resim sanatı üzerine yoğunlaşır ancak bu üretim süreci sonucu ortaya çıkan işlerini ‘resim’ olarak adlandırabilmemiz zordur. Daha çok taklit etmeye, aynısını yapmaya / kopyalamaya yönelik olan işler kişinin dışında, kamusal alan tarafından bireye ‘dikte edilmiş’ olan, onu tanımlayan belgeler (diploma, öğrenci kartları, teşekkür belgesi, ÖSS giriş belgesi, kimlik kartı gibi) üzerine onların resim sanatı kullanılarak tekrar var edilmesi, bir bakıma bozularak üretilen karşı koyuştur. 2003 yılında Proje4L’de gerçekleşen “ Seni Öldüreceğim İçin Çok Üzgünüm!” isimli grup sergisinde gerçekleştirdiği “Borga Kantürk /Retrospektif” isimli düzenlemesinde yer alan, resmedilerek tekrar kurgulanmış, çerçevelenmiş bu işler diğer çalışmaları için de cıkış noktalarından birini oluşturan “yapaylık”, “kurmaca” üzerine bir deneydir.

Kurmaca, sanatçının kendine ait bir alan yaratma, “galerin yoksa kendi galerini inşaa et!” fikrinden yola çıkarak İzmir’li sanatçılarla birlikte gerçekleştirdiği “KUTU Taşınabilir Sanat Mekanı” projesinde sürdürülür. Duvarları mukavvadan oluşturulmuş prefabrik bir sanat mekanı olarak tasarlanan KUTU, mimari yapısının esnekliği sonucu, farklı mekan koşullarına göre farklı malzemelerle üretilme olanağına sahiptir. Ayrıca gerçek alana (galeriye) eklemlenerek bir “ara-alan” yarattığı kurmaca varlığıyla muzip, eleştirel bir bakışı göçebe kimliğiyle “parazitlendiği” her alana taşır.

Borga Kantürk’ün Platform’da sergilenecek işleri ise bir kaç katmandan oluşuyor:
Sanatçının dışarıya kapalı, mahrem, içe dönük bir alana işaret eden bu işleri oyun hamurundan heykeller, oyuncaklar, “biraz hüzünlü fani nesneler, dokunulduğunda bozulabilecek, formunu kaybedecek küçük, kırılgan biblolar” ile karper peyniri, okey taşı, bloknot kağıdı ve kurşun kalem gibi günlük, her an kullandığımız nesneler. Evde seyredilen filmlerden, bilgisayar oyunlarından kurgulanan mizansenlerin hayat bulduğu oyun hamurundan yapılmış minik sahneler (çim zemin üzerinde bir futbolcu maket-figürü, 1cm. boyunda bir figür tarafından izlenen Kylie Minoque klibininin görüntülerinin oluşturduğu ufak bir sahne). Kantürk’ün deyişiyle “Büyük prodüksiyon hayalinin, cep-içine girmiş küçük kurgusu”. Bunlar dışında, “ALLA TURCA” NEO-ROMANTIC başlığı altında topladığı, Caspar David Frederich ve William Turner gibi manzara resimleriyle tanınan romantik ressamların çalışmalarına öykünen ama küçük boyutlu resimler. Insanı maceraya kışkırtan manzaraları yapay ekranda bulma çabası; sular içinde batığı arayan Lara Croft, maviliğin içerisinde bir denizaltı, UFO tarafından tekinsiz bir alanda saldırıya uğrayan bir araba, gizemli bir dünyaya açılan bir geçit. Sıradan hayatlarımızda bunaldığımızda nefes alabileceğimiz, hayal kurabileceğimiz ufak cennetler, korunaklı maceraların yaşam alanları.. “hoşlandığın-güzel ve keyif duyacağın alanı yaratıp, oraya çekilmek ve orada direnmek”.

Ahmet Öğüt sergiye üç video işi, bir duvar resmi ve Osman Bingöl ile gerçekleştirdiği altı parçadan oluşan fotoğraf calışması ile katılıyor. Ahmet Öğüt’ün iki video işi, What a Lovely Day (Ne Hoş Bir Gün) ve Cut it Out ( Kes Şunu), neden sonuç ilişkileri içeren gerçek durumlara dair hayali senaryolar öneriyor.What a Lovely Day (Ne Hoş Bir Gün)’de polisin genç bir adamı durdurup araması canlandırılıyor. Videodaki karakterlerin temsil ettiği gizli polis Öğüt’ün hafızasında varsayılan bir suçu ve potansiyel şiddeti çağrıştırır. Sanatçı bu videoda daha önce anlatıldığını duyduğu olayları yeniden canlandırırken, aynı zamanda malum beyaz arabayı gördüğü anda aklında kurguladığı gelecek bir sahneyi bir performansa dönüştürüyor.

Cut it Out (Kes Şunu) adlı videoda ise, Öğüt için sıradan Amerikalı’yı temsil eden bir adam üzerinde Amerikan bayraklı bir pantalon giymiş olarak yerde otururur. Irak’a gönderilmiş bir askeri canlandıran bu adam savaşa, ilgili partilere, bütün durumun anlamsızlığına lanet eder. Defalarca hem Amerika’nın savaş için harcadığı çabaya hem de Irak’taki duruma atıfta bulunuyormuş gibi “bu kaybedilmiş bir dava, eve gitmek istiyorum” cümlesini tekrar eder. Sürekli, sanki uyuşturucu etkisi altındaymış gibi bir tavırla ifade edemediği bir gerçek ve ciddiyet yüzünden sinirleri harap olmuş gibi gülmeye başlar. Video süresince iki kere medyanın bize sunduğu terörist temsilleri tarzında giyinmiş iki adamın bulunduğu bir kare anlık olarak belirip kaybolur. İlk seferinde sanki onu koruyormuş gibi genç adamın arkasında dururlar, ikincisinde ise ölmüş gibidirler. Bu anlık kesintiler seyirciyi sarsarak genç adamın afallamış bir şekilde hor gördüklerinin ötesine, videonun işaret ettiği tekinsiz gerçeğe bakmaya iter.

Öğüt’ün son dönemde gerçekleştirdiği video işi Death Kit Train (Ölü Teçhizat Treni)de bu sergi kapsamında ilk kez Platform’da izlenecek.


Bu metin http://platformgaranti.blogspot.com adresinden alınmıştır.

İstanbul ile göz göze gelmek: KUTUmini


İstanbul ile göz göze gelmek

1, 2-Makas işaretinden itibaren kutu olacak parçayı kartondan kesip ayırın. 3-Işığın girmesi için makas işaretli küçük yuvarlak ve dikdörtgenleri maket bıçağıyla kartondan ayırın. 4, 5-Kutuyu işaretli kıvrım yerlerinden resimli yüzü içe, 'kutu' logosu dışa gelecek şekilde katlayın. 6- Geçmeli kenarları, yapıştırıcı kullanmadan birbirine tutturun. 7, 8-Kutuyu ortadan ikiye katlayarak kapatın. 9, 10-Galeriniz hazır, kapıdan içeriye doğru bakıp galerideki eski İstanbul'u ve arka duvardaki deliklerden gözüken kendi kentinizi izleyin.Radikal'in Bienal hatırası niyetine verdiği kartonu kesip katlayarak kendinize 'taşınabilir bir sanat mekânı' yapabilirsiniz. Genç sanatçı Borga Kantürk 'KUTUmini' projesini anlattı.

İSTANBUL - Yaklaşık üç yüzyıl önce yabancı bir gezgin-ressamın elinden çıkma eski bir İstanbul peyzajının içinden günümüz İstanbul'una bakmak... Daha doğrusu onu, ele avuca sığan, dürbünvari kartondan yapılmış bir 'taşınabilir sanat mekânı'nın içinden 'dikizlemek'; kentin özlenen 'dünü'yle kimilerinin küçümsediği, burun kıvırdığı 'bugün'ünü iç içe geçirmek/çakıştırmak; İstanbul ile göz göze gelmek... Eğer bu yazıyı okuyorsanız, bir Radikal almışsınız demektir. Eğer bir Radikal almışsanız artık sizin de bir 'sanat mekânı'nız var demektir: Kartondan ama hem sanatçısını hem de izleyicisini bir yerde 'özgürleştiren', 'içindeki sanat yapıtını istediğin yerde bir müzeye, galeriye bağlı kalmaksızın izleme şansı'nı sunan bir sanat mekânı. Ana teması 'İstanbul' olan 9. İstanbul Bienali vesilesi ile 'KUTUmini' bugün 50 binin üzerinde haneye girecek. Geçmişi 2001 yılına dayanan KUTU 'taşınabilir sanat mekânı' projesi'nin Radikal işbirliği ile yarattığı bu yeni çalışması Evrim Yiğit, Matt Leiderstam ve Borga Kantürk'ün ortak çalışması. Borga Kantürk, projeyi 'küçük bir ütopya' olarak niteliyor. İşte Kantürk'ün sözleriyle kutu projesi:

KUTU, 2001'den beri var
"KUTU 'taşınabilir sanat mekânı' 2001'den bu yana süren bir çalışma. Sanatçının kendisini kurumsallaştırması fikrinden yola çıkıyor. Tipik sanat kurumlarının durağan ve kimi zaman sanatçıyı çeşitli açıdan sınırlayan, sabit yapısına alternatif bir duruş önermek adına yaratılmış bir proje. KUTU aslında bir grup projesi. Üç kurucu sanatçı (Elmas Deniz, Gökçe Süvari, Gökçen Cabadan), bir mimar (Evrim Yiğit), bir tasarımcı (Ali Batı) ve bir sanatçı-küratörün (Borga Kantürk) bir araya geldiği bir grup çalışması. Tıpkı diğer sanat mekânları gibi bir kurumsal kimliği, bir yöneticisi, kendine özgü mimari tasarımı ve hatta anlaşmalı olduğu sanatçıları var. Bu şekilde diğer sanat mekânlarına, parazitlenerek kendi bağımsız galerisi içerisinde kendi sanatçıları ve küratorü ile bağımsız bir alan yaratıyor. Bugüne kadar KUTU dört farklı sanat mekânı üretti ve birçok sanatçıya mekânının kapılarını açtı. Radikal'le verilen bu versiyonun adı 'KUTUmini', bugüne kadar üretilmiş KUTU mekânlarının en küçük boyutlu olanı, fakat 50 bine yakın basılmış olmasıyla da belki de en çok sanat izleyicisine ulaşabilecek olanı. Küçük bir ütopyayı çağrıştırıyor. Kendin için kâğıttan küçük bir galeri yap ve içindeki sanat yapıtını istediğin yerde bir müzeye, galeriye bağlı kalmaksızın izleme şansını deneyimle!

Eskisi ve yenisiyle İstanbul
Galeriyi bir mini-dürbün gibi oluşturma fikri İsveç'in ünlü sanatçısı Matts Leiderstam'ın. Matts'ten galerinin içine bir yapıt üretmesini istediğimizde Stockholm Ulusal Müzesi'ndeki C. Loos imzalı İstanbul peyzajını anımsadı. Ana teması 'İstanbul' olan bu yılki bienalle aynı zamanda gerçekleşecek bu çalışmada, yabancı bir ressamın elinden çıkmış eski İstanbul görüntüsünü günümüzün İstanbuluyla iç içe geçirme fikri benim de hoşuma gidiyor. Projeye dahil olacak izleyiciler açısından yaşadıkları İstanbul'a belki de daha önce hiç görmedikleri eski bir görünümün içinden, o eski İstanbul peyzajını çok uzun yıllar önce üreten gezgin-ressamın vizyonundan baktırması. İstanbul'da şu anda yaşamakta olan birçok insanın daha önce adını bile duymadığı bu gezgin-ressamın çalışması, 'Uzaktaki'nin bir zamanlar baktığı İstanbul'a dikkatimizi çekiyor. Matts Leiderstam ise bizlere cebimizde taşıyacak kadar yakınlaştırdığı Loos'un yüzyıllar önceki İstanbul'u ile bu küçük galeriyi, özel bir dürbüne dönüştüyor. Hem eski İstanbul'u hem de iki yuvarlak delikten gözüken günümüz kentini çocuksu bir muziplikle dikizliyoruz. Bir bakıma kendini kentsizleştiren KUTUmini'nin, sanatçıyı konumlandırıp sınırlayan önyargılı bakışlara güzel bir yanıt olduğunu düşünüyorum.

Cepte gezdirilecek bir kutu
İzleyici nerede olursa olsun, cebinde gezdirebileceği, yanında taşıyabileceği bir sanat mekânına sahip olacak ve üstelik de bu mekânın yapılışını kendi elleriyle yaşayacak. Bence bir yerdeki akışa dahil olmaktansa birçok başka kanala ve uluslararası iletişim ağına parazitlenecek bir sistem yaratabilmek daha önemli. Bunu da başardığımıza inanıyorum. KUTU 'Taşınabilir Sanat mekânı' dışında proje koordinatörlüğünü üstlendiğim bir yerel sanat inisiyatifi de benzer anlayışa hizmet ediyor. İzmir'deki K2 Sanat Merkezi, üç yıldır güncel sanat adına uluslararası platformda varolma çabası gösteriyor." *


* Bu haber Radikal Gazetesinin 17 Eylül 2005 günkü sayısında yeralmıştır.

Bu Blogda Ara

Map Of Poverty / Yoksulluk Haritası

Map Of Poverty / Yoksulluk Haritası
"Maps courtesy of www.theodora.com/maps used with permission"